Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tez Koleksiyonu
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe Ultrasonik adipoliz ile yağ dokusundan kök hücre elde etme verimliliğinin artırılması(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Tiftikcioğlu, Yiğit Özer; Uyanıkgil, YiğitAdipoz doku kaynaklı mezenkimal kök hücreler (AD-MKH), kolay elde edilebilirliği ve yüksek rejeneratif potansiyelleri nedeniyle doku mühendisliği alanında giderek artan bir öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı; plastik cerrahide sıkça kullanılan üç farklı yağ dokusu elde etme yönteminin (Klasik Liposakşın, VASER Liposakşın ve Cerrahi Doku Eksizyonu), elde edilen kök hücrelerin sayısı, canlılığı, immünfenotipik özellikleri ve multipotensisi üzerindeki etkilerini karşılaştırmalı olarak incelemektir. Çalışmaya, abdominoplasti operasyonu planlanan 5 hasta dâhil edildi. Her hastadan eş zamanlı olarak üç farklı yöntemle (Klasik Liposakşın, VASER Liposakşın ve Cerrahi Eksizyon) yağ dokusu örnekleri alındı. Elde edilen dokular enzimatik sindirim (kolajenaz tip I) yöntemiyle işlenerek Stromal Vasküler Fraksiyon (SVF) izole edildi. Hücrelerin karakterizasyonu akım sitometrisi (CD73, CD90, CD105, CD34, CD45) ile yapıldı. Hücre canlılığı ve proliferasyon kapasitesi 24., 48. ve 72. saatlerde MTT analizi ile değerlendirildi. Ayrıca hücrelerin adipojenik, osteojenik ve kondrojenik farklılaşma potansiyelleri histokimyasal boyamalarla incelendi. Her üç yöntemle elde edilen hücrelerin de Uluslararası Hücresel Tedavi Derneği (ISCT) kriterlerine uygun olarak mezenkimal kök hücre karakterinde olduğu, plastik yüzeylere yapıştığı ve fibroblast benzeri morfoloji sergilediği görüldü. Akım sitometrisi analizlerinde gruplar arasında yüzey belirteç ekspresyonları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). MTT analizi sonuçlarına göre; kültürün erken dönemlerinde (24 ve 48. saat) gruplar arasında canlılık açısından fark bulunmazken, 72. saatte Cerrahi Eksizyon grubu, diğer iki gruba kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek proliferasyon kapasitesi gösterdi (p<0.05). VASER grubu ile Klasik Liposakşın grubu arasında ise canlılık açısından anlamlı bir fark gözlenmedi. Çalışmamız, VASER liposakşın yönteminin hücresel canlılık üzerinde olumsuz bir etkisi olmadığını ve klasik yöntem kadar güvenilir olduğunu göstermiştir. Ancak, cerrahi eksizyon yöntemi ile elde edilen kök hücrelerin, mekanik ve termal strese maruz kalmamaları nedeniyle geç dönemde daha yüksek proliferasyon potansiyeline sahip olduğu tespit edilmiştir.Öğe Suriyeli göçmenlerde emzirme tutumu ve öz-yeterliliğinin bebeğin anne sütü ile besleme düzeyine etkisi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Şahin, Yağmur; Soğukpınar, NerimanBu araştırma, postpartum dönemdeki Suriyeli göçmen annelerin emzirme tutumları ile postpartum emzirme öz-yeterlik algılarının, küresel bebek beslenme endikatörleri çerçevesinde bebeği yalnızca anne sütü ile besleme davranışı üzerindeki etkisini ve bu iki temel ölçeğin birbiriyle olan ilişkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma İstanbul Esenler Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nde bulunan Kadın Doğum Servislerinde doğum yapan 306 Suriyeli göçmen anne ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmada istatistik analizler IBM SPSS paket programı ile yapılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra Pearson Korelasyon Analizi, Bağımsız Gruplarda t-Testi ve en son aşamada tüm sosyodemografik/klinik değişkenlerin birlikte kontrol edildiği Çoklu Lojistik Regresyon Analizi kullanılmıştır. Buna göre; Emzirme Tutumunu Değerlendirme Ölçeği ile Postpartum Emzirme Öz-Yeterlik Ölçeği toplam puanları arasında pozitif yönlü, zayıf/orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (r=0,312; p<0,001). Bu sonuç, emzirme tutumu olumlu olan göçmen annelerin postpartum dönemdeki emzirme öz-yeterlik algılarının ve kendilerine olan güvenlerinin de paralel olarak yükseldiğini ortaya koymaktadır. Emzirme Tutumunu Değerlendirme Ölçeği ile yaş (r=-0,179; p<0,05), gebelik sayısı (r=-0,178; p<0,05) ve doğum sayısı (r=-0,253; p<0,05) arasında zayıf negatif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Elde edilen bulgular; yaş, gebelik ve doğum sayısındaki artışın emzirme tutum puanlarında azalma ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Ölçeğin; önceki emzirme süresi (r=-0,025; p>0,05) ve mevcut emzirme süresi (r=-0,072; p>0,05) ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi bulunmamaktadır. Postpartum Emzirme Öz-Yeterlik Ölçeği ise yaş (r=0,314; p<0,05), gebelik sayısı (r=0,298; p<0,05), doğum sayısı (r=0,421; p<0,05) ve önceki emzirme süresi (r=0,169; p<0,05) ile pozitif yönde anlamlı ilişkilere sahiptir. Bu bulgular, yaşın, gebelik ve doğum sayısının ve daha önceki emzirme deneyimlerinin artmasıyla postpartum dönemdeki emzirme öz-yeterlik algısının da yükseldiğini ortaya koymaktadır. Analiz sonucunda, önceki emzirme süresi ile mevcut emzirme süresi arasında orta düzeyde pozitif yönlü anlamlı ilişki olduğu belirlenmiştir (r=0,302; p<0,05). Ayrıca doğum sayısı ve gebelik sayısı ile mevcut emzirme süresi arasında düşük düzeyde negatif yönlü anlamlı ilişkiler bulunmuştur (sırasıyla r=-0,199 ve r=-0,173; p<0,05). Bu sonuçlar, artan gebelik ve doğum sayısının mevcut emzirme süresinde azalma ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Sonuç olarak, annenin emzirme tutumunun, bebeğin yalnızca anne sütü ile beslenme olasılığı üzerinde anlamlı ve bağımsız bir artırıcı etkiye sahip olduğunu göstermiştir (OR=1,035; p=0,003). Bu bulgular, göçmen annelerde emzirme davranışlarının desteklenmesine yönelik geliştirilecek ebelik girişimlerinde, psikososyal, kültürel ve demografik değişkenlerin bütüncül bir yaklaşımla ele alınmasının önemini vurgulamaktadır.Öğe Denetimli serbestlik olgularının örnek alma süreçleri ve analiz sonuçlarının birlikte değerlendirilmesi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Akın, Özlem; Aslan, RukiyeKüresel bir sorun olan psikoaktif madde kullanımıyla mücadelede Türkiye'de uygulanan en önemli politikalardan biri denetimli serbestlik (DS) sistemidir. Olguların test sonuçlarını etkilemeye yönelik yapmış olduğu manipülasyonlar "davranışsal kaçınma" stratejileri olarak tanımlanmaktadır. Bu doğrultuda çalışmanın amacı; DS tedbiri uygulanan olguların örnek alma süreçlerinde gözlenen davranışsal/zamansal stratejilerini, hile ve müdahale girişimlerini ve idrar bütünlük testlerini, toksikolojik analiz sonuçlarıyla birlikte değerlendirerek süreçteki pre-analitik risk faktörlerini ve bu durumların test sonuçları üzerindeki etkilerini belirlemektir. Bu çalışma, Ocak 2024–Ocak 2026 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Madde Bağımlılığı, Toksikoloji ve İlaç Bilimleri Enstitüsü Bağımlılık Toksikolojisi Laboratuvarı'na Adalet Bakanlığı'na bağlı Denetimli Serbestlik Bürosu tarafından sürpriz kontrol kapsamında yönlendirilen olguların incelenmesine dayalı kesitsel bir araştırmadır. İki yıllık süreçte başvuran olgulardan pre-analitik evrede uygunsuzluk saptanan ve tutanak altına alınan olgular çalışmanın odağını oluşturmuştur. İdrar numunelerinin ön tarama analizleri immunoassay yöntemiyle (CEDIA, Thermo Indiko Plus) gerçekleştirilmiştir. Rutin analiz sırasında kreatinin, pH ve dansite parametreleri ile idrar bütünlük testleri yapılmıştır. Sosyodemografik veriler laboratuvar bilgi sistemi (ALİS) üzerinden elde edilmiştir. Örnek alma sürecindeki olgu davranışları 3 ana kategoriye; numune verme durumları ise hile, seyreltme ve numune vermeyi engelleme gibi durumları içeren 9 alt kategoriye ayrılmıştır. Veriler SPSS 25.0 programında Pearson Ki-Kare testi ve çok değişkenli lojistik regresyon analiziyle incelenmiştir. Başvuran 13.078 olgunun %2'sinde (n=257) pre-analitik evrede uygunsuzluk saptanmıştır. Personel eğitimleri ve formların genişletilmesiyle 2025 yılındaki uygunsuzluk saptanan olgu sayısı 2024'e göre %132 artmıştır. Olguların %59.1'I (n=152) analize tabi tutulabilmiştir ve %53.2'sinde (n=81) madde pozitifliği saptanmıştır. Pozitiflerin %7.4'ü (n=6) seyreltilmiş numunelerden oluşmuştur. Dilüsyonlu örneklerde madde pozitifliği saptanma riski analize uygun örneklere göre 11 kat daha düşüktür. Başvuruların %71.5'i (n=184) öğleden sonra gelmiştir ve madde pozitifliği gösterme olasılığı sabah gelenlere kıyasla 3.74 kat daha yüksektir. Olguların %64.6'sının(n=166) ilk başvurusudur ve bunlarda hile saptananların %87.5'ı(n=35) yanında düzenek getirmiştir. Davranış kategorisi ile hile yapma durumu arasında istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır (χ² (2) =41.726 p<0.001). Olguların %47.8'i (n=123) aktif duygusal tepkiler sergilemiş olup bu gruptakilerin %32.5'i (n=40) pozitif sonuç vermiş, %30.9'u (n=38) ise numune vermemiştir; bu grupta en sık THC (%27, n=13), ATS (%27, n=13) ve kokain (%16.6, n=8) saptanmıştır. Pasif duygusal tepkiler sergileyenlerde hile kaynaklı geçersiz numune oranı %35.1 (n=40), pozitiflik oranı ise %30.7 (n=35) olarak dikkat çekerken, nötr grubun %50'si (n=10) numune vermemiştir. Çalışmada %28 (n=72) oranıyla öne çıkan seyreltme/dilüsyon grubu %58.3 (n=42) pozitiflik göstermiş ve bu olguların %56.9'u (n=41) pasif duygusal tepkiler verirken, %82.1'i (n=32) sahte idrar düzeneği kullanmıştır. Buna karşın, numune vermeyi engelleme/geciktirme grubunun %67.6'sı (n=46) aktif duygusal tepkiler sergilemiştir. Hile amacı net olmayan standart dışı durumlarda %53.8 (n=7) pozitiflik saptanmış ve olguların %84.6'sı (n=11) pasif duygusal tepkiler göstermiştir. Ayrıca olguların %2.4'ünde (n=6) rutin panellerde yer almayan gabapentinoid beyanı saptanmıştır. Adli toksikolojide pre-analitik evre ve olgu davranışları, analiz sonuçlarının güvenirliği üzerinde analitik evre kadar belirleyicidir. Olgular adli denetim baskısına karşı "savaş, kaç, don" stratejileriyle numune odasını ve zamanlamayı manipüle etmektedir. Süreç kalitesini ve denetim gücünü artırmak adına laboratuvar yönetiminde "Davranışsal ve Analitik Triyaj Sistemi" modeline geçilmesi ve personele multidisipliner eğitimler verilmesi önerilmektedir.Öğe Metastatik olan ve olmayan üçlü negatif meme kanseri hastalarında karşılaştırmalı genomik, transkriptomik ve proteomik analizler(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Aygün, Nevim; Ercan, GülinnazMeme kanseri Dünya’da ve Türkiye’de en sık rastlanılan malignitedir. Kadınlarda birinci ölüm sebebidir. Östrojen, progesteron ve HER2 reseptörleri negatif olan “Üçlü Negatif Meme Kanseri” (Triple-negative breast cancer, TNBC) meme tümörlerinin en agresif tipidir. TNBC’de moleküler-hedefli ilaçlarla biyobelirteçler sınırlı sayıdadır. Bu doktora tez projesinde TNBC’de metastaza yatkınlık sağlayan genomik, transkriptomik ve proteomik varyantların belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu projede Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı’nın kayıtlarından seçilmiş 6 metastatik olan ve 8 metastatik olmayan TNBC hastalarının ‘’Formalinde Tespit Edilmiş, Parafine Gömülü’’ (Formalin-Fixed Paraffin-Embedded, FFPE) primer tümör örneklerinin tüm transkriptomu total RNA-dizileme (total RNA-Seq) tekniği kullanılarak dizilendirildi. Elde edilen RNA-Seq ham fastq dosyalarında diferansiyel eksprese genler (DEG), tek nükleotid polimorfizmleri (single nucleotide polymorphisms, SNPs), gen füzyonları ve alternatif uç birleşimleri (alternative splicing) belirlendi. Eksternal validasyon grubu olan bir TNBC (Fudan University Shanghai Cancer Center, FUSCC) kohortunda (metastatik olmayan 67 vaka, metastatik olan 32 vaka) RNA-Seq entegre analizleriyle DEG’ler, SNP’ler ve gen füzyonları tespit edildi. Ege Üniversitesi Onkoloji-TNBC (EGEONK-TNBC) ve FUSCC-TNBC kohortlarının metastatik olan ve olmayan grupları arasındaki DEG’ler RNA STAR/FeatureCounts/DESeq2 ve Salmon/DESeq2 iş akışları ile ayrı ayrı saptandı. FeatureCounts/DESeq2 yoluyla FDR < 0,05 ve logFC > 1,0 koşullarında EGEONK-TNBC kohortunda 102 anlamlı DEG bulunurken FUSCC-TNBC kohortunda toplam 128 anlamlı DEG belirlendi. EGEONK-TNBC kohortunun en anlamlı tepe 6 DEG’i ENSG00000270460, RIC3-DT, CES3, LBP, GSTM1 ve APOD’dur. EGEONK-TNBC kohortunun yalnızca APOD geni FUSCC kohortunun da anlamlı bir DEG’idir. EGEONK-TNBC kohortunun Salmon/DESeq2 analiziyle belirlenmiş 56 DEG’inin 30’u aynı kohortun featureCounts/DESeq2 analiziyle de saptanmıştı. EGEONK-TNBC kohortunun featureCounts/DESeq2 yoluyla belirlenmiş tepe 6 DEG’i arasında yer alan APOD’un ve GSTM1’in ekspresyon düzeyinin uzak metastazsız sağkalım hızına anlamlı etkisi yoktu. Metastatik grubunda yukarı yönlü düzenlenen ENSG00000270460 ve RIC3-DT’nin yüksek ekspresyonunun TNBC’nin uzak metastazsız sağkalımında kötü prognostik etkisi vardı. Metastatik grupta aşağı yönlü düzenlenen CES3 ve LBP’nin artmış ekspresyonu iyi prognostik etkiye sahiptir. DEXSeq programına göre; EGEONK-TNBC kohortunun metastatik olan ve olmayan grupları arasında 13 gende oluşmuş anlamlı diferansiyel ekzon kullanımının tümü metastatik grubunda daha yüksek orandadır. Arriba programıyla EGEONK-TNBC kohortunda metastatik olmayan grupta 1 hastada GTF2I::GTF2IRD1 füzyonu saptandı. 3 metastatik hastada CDCP1::PKP2, KRT6A::KRT2 ve TIMM17A::LAMC2 gen füzyonları belirlendi. FUSCC-TNBC kohortunda arribayla metastatik TNBC’de daha yüksek oranda gen füzyonları saptandı. SnpEff programı EGEONK-TNBC kohortunda özellikle metastatik olmayan grupta yanlış anlamlı homozigot varyantları yüksek oranda barındıran HLA genlerinin varlığını gösterdi. FUSCC-TNBC kohortunda ise homozigot varyantları içeren HLA genlerine sahip hastalar hem metastatik olan hem de olmayan gruplarda yaygındır. cBioportal veri tabanından metastatik MBC-TNBC DNA-Seq verilerinden saptanmış tepe 10 homozigot delesyonlarına karışan genlerin STRING analizi metastatik TNBC’de gözlenmiş homozigot delesyonlarının kanser hücresinin hücre-hücre bağlantılarını bozarak motiliteyi artırdığını ve metastaza yatkınlık sağladığını akla getiriyor. İnsan meme epitel hücrelerinde yüksek ekspresyon gösteren 39 genin STRING fonksiyonel zenginleştirme analizi primer tümör gelişimini ve sonraki metastazı önleyici mekanizmaların hücre adezyonuna, hücre hareketinin kontrolüne ve HIF-1 ve MAPK sinyal yolaklarının regülasyonuna karıştığını düşündürüyor. Sonuç olarak; metastaza yatkınlık sağlayan genomik, transkriptomik ve proteomik varyantların potansiyel adaylarının belirlenmesi TNBC’de hedefe yönelik yeni tedavilerin geliştirilmesine fırsat verecektir. Bu projede saptanan potansiyel prognostik biyobelirteçler TNBC’de uzak metastazın öngörülebilmesine ve başarılı tedavi olasılığını artırmaya katkı sağlayacaktır.Öğe Çocuk yoğun bakım biriminde periferik intravenöz kateterin kalış süresi ve hemşirelerin deneyimlerinin incelenmesi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Gülbudak, Seda; Khorshtd, LeylaProspektif, gözlemsel-tanımlayıcı türdeki bu çalışma, çocuk yoğun bakım biriminde tedavi gören çocuklara takılan periferik intravenöz kateterlerin vende kalış süresini, ilk denemede başarı oranını, kateterizasyonun sonlandırılma nedenlerini belirlemek ve hemşirelerin çocuk hastalara periferik intravenöz kateter girişimini yapma ile ilgili yaşadıkları deneyimleri incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma evrenini, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım ünitesinde 1 Ocak 2025- 30 Temmuz 2025 tarihleri arasında yatan ve intravenöz tedavisi olan çocuk hastalar oluşturmuştur. Örnekleme alınma kriterlerine uyan, periferik intravenöz kateterler takılan ve çalışmaya katılmaya aileleri tarafından onay verilen 199 çocuk hasta araştırmanın örneklemi oluşturmuştur. Veri toplamada "Periferik İntravenöz Kateter Uygulayan Hemşireye Ait Veri Toplama Formu", Periferik İntravenöz Kateter Uygulanan Çocuk Hastaya Ait Veri Toplama Formu", "Periferik İntravenöz Kateter Yerleştirme İşlemine Ait Bilgi Formu", "Görsel İnfüzyon Flebit Tanılama Skalası" olmak üzere 4 ayrı form kullanılmıştır. Araştırmaya katılmaları ebeveynleri tarafından onaylanan ve çalışma kapsamına alınan çocuk hastalar, periferik intravenöz kateterlerin yerleştirildiği andan itibaren gözlenerek, kateterin yerleştirilme, çıkarılma zamanı, çıkarılma nedeni, komplikasyon gelişip gelişmediği izlenmiş ve kaydedilmiştir. Gelişen komplikasyonlar, ilgili toplama formuna kaydedilmiş ve bu amaçla Görsel İnfüzyon Flebit Tanılama Skalası kullanılmıştır. Araştırmaya katılmayı yazılı ve sözel olarak onaylanan hemşirelere ilişkin tanıtıcı özellikleri belirlemek amacıyla "Periferik İntravenöz Kateter Uygulayan Hemşireye Ait Veri Toplama Formu" verilerek doldurmaları istenmiştir. Hemşireler bunu PİVK yerleştirme işleminden sonra doldurmuştur. Hemşire her PİVK yerleştirme denemesinde ilgili zorluk derecesini 1 ile 100 arasında hazırlanan görsel yatay zorluk derecesi ölçeği üzerinde işaretlemiştir, bu zorluk derecesi cetvelle ölçülerek hemşirenin o hasta için yaşadığı zorluk derecesi puanı olarak kaydedilmiştir. Veriler SPSS 25.0 programında analiz edildi. Verilerin analizinde bağımsız örneklemlerde t testi, ki-kare testi, Spearman Rho korelasyonu, Mann Whitney U testi, Kruskall Wallis testi kullanılmıştır. Hasta çocukların %34.2'sinde PİVK'inin venada kalış süresi 49-72 saat, %33.2'sinde 25-48 saat, %17.1'inde 2-24 saat, %15.6'sında 73-162 saat olduğu görülmüştür. Örneklem grubunun yaklaşık 1/3'ünde PİVK'in 2-3 gün kaldığı gözlenmiştir. Çalışmamızda çocukların PİVK kalış süresi ortalaması: 47.74±25.99 saattir. Çocukların %22.1'inde PİVK'in ilk denemede, %30.2'sinde PİVK'in 2. denemede ve %31.7'sinde PİVK'in 3. denemede, %13.3'ünde PİVK'in dördüncü denemede, % 2.5'inde beşinci denemede, %0.5'inde PİVK'in altıncı denemede takıldığı belirlenmiştir. Çocukların %50.3'ünde 24 Gauge'lik, %21.1'inde 26 Gauge'lik, %14.6'sına 20 Gauge'lik ve %14.1'inde 22 gauge'lik PİVK'in nihai olarak takıldığı belirlenmiştir. Çocukların %31.7'sinde nihai kalan PİVK'in ön kola, %20.1'inde el sırtına, %21.1'inde ayak sırtına, %9'unda üst gövdeye, %10.1'inde kafa derisine yerleştirildiği belirlenmiştir. Çocukların %73.4 nihai takılan katetere bağlı olarak komplikasyon geliştiği belirlenmiştir. PİVK'e bağlı gelişen komplikasyon gelişen hasta çocukların%28.8'inde flebit, %22.6'sında infiltrasyon, %20.5'inde kazara çıkma, %12.3'ünde oklüzyon, %10.3'ünde enfeksiyon, %5.5'inde extravazasyon geliştiği saptanmıştır. Sonuç olarak çocuk hastalarda PİVK'e bağlı önemli oranda komplikasyonlar geliştiği ve hemşirelerin PİVK takarken en çok (%28.2) hasta çocuk ile ilgili zorluklar ve mesleki deneyim azlığı ile ilgili sorunlar (%20.6) yaşadıkları belirlenmiştir.Öğe Yeşilay Türkiye Bağımlılıkla Mücadele Eğitimi'nin turizm liselerinde öğrencilerin staj risklerinden alkole yönelik farkındalıkların artırılmasına etkisi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Balek, Melek Yasemin; Kurtulmuş, YusufBu araştırma, Türkiye Bağımlılıkla Mücadele (TBM) Programı kapsamında geliştirilen Alkol Bağımlılığı Lise 1-2 Modülü’nün, turizm meslek lisesi öğrencilerinin alkol farkındalığı üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, işletmelerde mesleki beceri eğitimi (İMBE) öncesinde alkol risklerine ilişkin farkındalık geliştirmenin önemi bağlamında kurgulanmış; birincil önleme yaklaşımıyla tasarlanmıştır. Araştırma, ön test–son test randomize kontrollü deneysel desen ile yürütülmüştür. Çalışma grubu; İzmir ili Konak ilçesindeki Nevvar Salih İşgören Kampüs 5 Turizm MTAL'nde öğrenim gören, staj hazırlığındaki 234 gönüllü 9. ve 10. sınıf öğrencisinden oluşmaktadır. Katılımcılar kura yöntemiyle deney (n = 117) ve kontrol (n = 117) grubu olarak iki gruba atanmıştır. Deney grubu öğrencilerine TBM Alkol Bağımlılığı Lise 1-2 Modülü eğitimi verilirken kontrol grubuna herhangi bir müdahale uygulanmamıştır. Ölçüm araçları olarak Kişisel Bilgi Formu, TBM Alkol Bağımlılığı Testi Lise 1-2, Alkol Bağımlılığı Duygudurum Ölçeği Lise 1-2 ve araştırmacı tarafından danışman rehberliğinde geliştirilen Hazırolma Cetveli kullanılmıştır. Verilerin normal dağılım varsayımını karşılamaması nedeniyle grup içi karşılaştırmalarda Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi, gruplar arası karşılaştırmalarda ise Mann-Whitney U Testi kullanılmıştır. Bulgular, TBM eğitiminin deney grubunda her üç ölçümde de istatistiksel olarak anlamlı ve pratik düzeyde önemli etkiler yarattığını göstermektedir. Alkol farkındalığında orta-büyük etki (r = .488), duygu farkındalığında orta etki (r = .345), riskli durumlara ilişkin algılanan hazır olma düzeyinde ise küçük-orta düzeyde etki (r = .143–.167) gözlemlenmiştir. Duygu farkındalığı boyutunda kontrol grubunda hiçbir anlamlı değişim gözlemlenmemiş olması (p = .492), bu boyutun yalnızca yapılandırılmış müdahale yoluyla gelişebildiğine işaret etmektedir. Eğitimin etkisi 10. sınıf öğrencilerinde belirgin biçimde daha güçlü bulunmuştur (duygu farkındalığı: r = .673). Araştırma bulguları, TBM Alkol Bağımlılığı Lise 1-2 Modülü’nün turizm meslek lisesi öğrencilerinde kısa vadeli olumlu değişimlerle ilişkili olduğuna işaret etmektedir. Bununla birlikte genel lise düzeyi için tasarlanmış bu modülün turizm stajının özgün risklerini kapsamaması nedeniyle sektöre özgü ek müdahale programlarına ihtiyaç duyulduğu değerlendirilmektedir.Öğe Fizyoterapistlerin mezuniyet sonrası dönemde yaşlı ayrımcılığına ilişkin tutumlarının belirlenmesi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Yıldırım, Gözde; Bakırhan, SerkanAmaç: Bu çalışmanın amacı, fizyoterapistlerin mezuniyet sonrası dönemde yaşlı bireylere yönelik yaşlı ayrımcılığına ilişkin tutumlarını ve bu tutumların fiziksel ve demografik özelliklerle ilişkisini incelemektir. Yöntem: Kesitsel çalışmamıza İzmir ilinde kamu ve özel sağlık kuruluşlarında görev yapan 226 fizyoterapist dahil edildi. Veriler yüz yüze ve çevrimiçi yöntemlerin birlikte kullanıldığı veri toplama süreci ile elde edildi. Fizyoterapistlere veri toplama araçları olarak Demografik Veri ve Değerlendirme Formu ile Kogan Yaşlılara Yönelik Tutum Ölçeği puanları ile UCLA-GA Yaşlılara Yönelik Tutum Ölçeği kullanıldı. Katılmıcı verileri "IBM SPSS Statistics Version 26.0" paket programı ile analiz edildi. Verilerin analizinde tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri ile Pearson ve Spearman korelasyon analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Fizyoterapistlerin yaş ortalaması 28,84 ± 5,76 yıl idi. Kogan Yaşlılara Yönelik Tutum Ölçeği toplam puan ortalaması 127,12 ± 17,83 iken UCLA-GA Yaşlılara Yönelik Tutum Ölçeği puan ortalamaları 47,00 ± 5,84 idi. Katılımcıların, UCLA-GA Yaşlılara Yönelik Tutum Ölçeği toplam puanları ile fiziksel özelliklerinden olan yaşa göre yapılan karşılaştırmalarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı (p0,05). Fizyoterapistlerin Demografik Özelliklere göre Kogan Yaşlılara Yönelik Tutum Ölçeği Puanlarının Karşılaştırılmasında, “Yaşlı bireylerle çalışırken güçlük yaşama” ve “Yaşlı bireylerle çalışmayı tercih etme” durumuna göre yapılan karşılaştırmada puan ortalamaları arasında anlamlı fark olduğu saptandı (p<0.05). Fizyoterapistlerin Demografik Özelliklere göre UCLA-GA Yaşlılara Yönelik Tutum Ölçeği Puanlarının Karşılaştırılmasında “Yaşlı bireylerle çalışırken güçlük yaşama”, Yaşlı bireylerle çalışmayı tercih etme” ve “Meslek dışı yaşlı bireylerle temas” durumuna göre yapılan karşılaştırmada puan ortalamaları arasında anlamlı fark olduğu bulundu (p<0.05). Sonuç: Mezuniyet sonrası dönemde fizyoterapistlerin yaşlı bireylere yönelik tutumlarının fiziksel ve demografik değişkenlerden etkilendiği saptandı. Mezuniyet sonrasında fizyoterapistlerin meslek yaşamı boyunca geriatrik alanlara yönelik motivasyonlarının artırılması, yaşlı bireyler ile etkileşim fırsatlarının desteklenmesinin yaşlı ayrımcılığını önlemede önemli olacağını sonucuna varıldı.Öğe İnflamatuar barsak hastalığında poli ADP –riboz polimeraz-1 gen ifadesiyle kromatin yeniden modelleme kompleksi ve toll-like reseptör metilasyonu(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Ünal, Nalan Gülşen; Biray Avcı, Çığırİnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), Crohn hastalığı ve ülseratif koliti kapsayan, kronik seyirli ve multifaktöriyel etiyolojiye sahip hastalıklardır. İBH patogenezinde genetik yatkınlık, çevresel faktörler ve bağışıklık sisteminin düzenlenmesindeki bozukluklar birlikte rol oynamaktadır. Tümör nekroz faktör-alfa (TNF-α), İBH’de inflamatuar sürecin sürdürülmesinde merkezi bir sitokin olup, anti-TNF-α tedaviler güncel tedavi yaklaşımlarının temelini oluşturmaktadır. Ancak, hastaların önemli bir kısmında anti-TNF-α tedavisine primer yanıtsızlık veya zamanla yanıt kaybı gelişmektedir. Bu durum, tedavi yanıtını öngörebilecek moleküler biyobelirteçlerin belirlenmesini gerekli kılmaktadır. Bu çalışmada, İBH tanılı hastalarda anti-TNF-α tedavisine verilen primer yanıtın genetik, epigenetik ve immünogenetik belirleyicilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya anti-TNF-α tedavisine primer cevaplı ve primer cevapsız İBH hastaları ile sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Kolonoskopik biyopsi örneklerinden elde edilen doku örneklerinde gen ekspresyon ve DNA metilasyon analizleri gerçekleştirilmiştir. Gen ekspresyon analizlerinde, PARP-1, Toll-like reseptör (TLR) sinyal yolağına ait genler, kromatin yeniden şekillenmesi ile ilişkili genler ve epigenetik düzenleyicilerin ekspresyon düzeylerinin anti-TNF-α tedavi yanıtına göre farklılık gösterdiği saptanmıştır. DNA metilasyon analizlerinde ise, TLR2 ve TLR5 genlerinin promotor bölgelerinde primer cevapsız hastalarda belirgin hipometilasyon paternleri belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, anti-TNF-α tedavi yanıtının yalnızca klinik parametrelerle değil, aynı zamanda moleküler profillerle de ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu çalışma, İBH’de anti-TNF-α tedavi yanıtının öngörülmesine yönelik potansiyel biyobelirteçlerin tanımlanmasına katkı sağlamış ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarına zemin hazırlamıştır.Öğe Serviks kanserli hastalarda mobil uygulamanın öz yeterlilik öz bakım gücü ve yaşam kalitesi üzerine etkisi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Gök, Emine; Ertem, GülAmaç: Bu araştırma, serviks kanseri tanısı almış ve kemoterapi tedavisi alan kadınlarda, kemoterapinin yan etkilerine yönelik mobil uygulama destekli eğitimin öz bakım davranışı, öz bakım gücü, öz yeterlilik ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Yöntem: Bu araştırma, randomize kontrollü deneysel bir çalışmadır. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Bornova Ek Bina Onkoloji Merkezinde kemoterapi alan ve serviks kanseri tanısı almış, araştırmaya dahil edilme kriterlerine uyan hastalar araştırmanın evrenini oluşturdu. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 60 hasta ile görüşüldü; katılmayı kabul eden 48 hasta müdahale (mobil uygulama) ve kontrol (standart klinik eğitim) gruplarına randomize edildi. İzlem sürecindeki kayıpların ardından analizler müdahale grubunda 20, kontrol grubunda 20 olmak üzere toplam 40 katılımcı ile tamamlandı. Verilerin toplanmasında Bilgilendirilmiş Gönüllü Olur Formu, Hasta Bilgi Formu, Kemoterapi Uygulanan Hastalarda Öz Bakım Yetersizliği Kuramına Göre Öz Bakım Davranışları Ölçeği, Öz Bakım Gücü Ölçeği, Genel Öz Yeterlilik Ölçeği ve EORTC QLQ-C30 Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanıldı. Bulgular: Kemoterapi sürecine ilişkin bilgi düzeyi bakımından müdahale ve kontrol grupları arasında son testte müdahale grubu lehine anlamlı fark saptanmıştır (p=0,011). Öz Bakım Gücü Ölçeğine göre müdahale grubunda son test puanlarının ön test puanlarına göre anlamlı olarak arttığı belirlenmiştir (t=-5,298; p<0,001). Kontrol grubunda ise ön test ve son test puanları arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Genel Öz-Yeterlilik Ölçeğine göre müdahale grubunda son test puanlarının ön test puanlarına göre arttığı belirlenmiştir (t=−4,824; p<0,001). Kontrol grubunda ise ön test ve son test puanları arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). EORTC QLQ-C30 ölçeğine ilişkin grup içi karşılaştırmalarda, fiziksel işlevsellik alt boyutunda müdahale grubunda ön test ve son test puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanmıştır (t =–3,597, p=0,002; Cohen d=0,804). Sonuç: Mobil uygulama temelli müdahalenin özellikle müdahale grubunda yaşam kalitesinin fonksiyonel boyutlarında anlamlı iyileşmelerle ilişkili olduğunu göstermektedir. Çalışmada ayrıca öz-yeterlik düzeylerinde gözlenen artış ile fiziksel ve rol fonksiyonelliğindeki iyileşmeler birlikte değerlendirildiğinde, mobil uygulama temelli müdahalenin yalnızca bilgi sağlayan bir araç olmanın ötesinde, bireyin tedavi sürecinde kendini daha yetkin hissetmesini ve günlük yaşamını daha etkin biçimde yönetmesini destekleyen bir yapı sunduğu düşünülmektedir.Öğe Gebelik kayıpları yaşayan kadınlarda perinatal yas durumları ile sosyal destek ihtiyacı arasındaki ilişkinin incelenmesi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Kul, Esra; Başgün Ekşioğlu, AysunAmaç: Bu araştırma, gebelik kaybı yaşayan kadınlarda perinatal yas düzeyi ile sosyal destek ihtiyacı arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel tipte yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini, 2024–2025 yılları arasında Torbalı Devlet Hastanesi ve Tire Devlet Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum birimlerine başvuran, en az bir gebelik kaybı yaşamış ve araştırmaya katılmayı kabul eden 211 kadın oluşturmuştur. Veriler, Kişisel Bilgi Formu, Perinatal Yas Ölçeği ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t testi, tek yönlü varyans analizi ve Pearson korelasyon analizi kullanılmış, istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların Perinatal Yas Ölçeği toplam puan ortalaması 101,78±23,99, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği toplam puan ortalaması ise 52,96±14,27 olarak bulunmuştur. Perinatal yas düzeyi ile algılanan sosyal destek arasında orta düzeyde, negatif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttur (r=-0,574; p<0,001). Ayrıca aile desteği (r=-0,551; p<0,001), arkadaş desteği (r=-0,524; p<0,001) ve özel bir kişinin desteği (r=-0,539; p<0,001) alt boyutları ile perinatal yas arasında da anlamlı negatif ilişkiler belirlenmiştir. Geniş ailede yaşayan kadınların perinatal yas düzeyleri, çekirdek ailede yaşayanlara kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sonuç ve Öneriler: Araştırma sonuçları, gebelik kaybı yaşayan kadınlarda algılanan sosyal destek düzeyi arttıkça perinatal yas düzeyinin azaldığını göstermektedir. Bu bulgu, gebelik kaybı sonrası sunulan psikososyal bakım hizmetlerinde sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesinin önemini ortaya koymaktadır. Sağlık profesyonellerinin gebelik kaybı yaşayan kadınların yalnızca fiziksel bakım gereksinimlerini değil, aynı zamanda psikososyal gereksinimlerini de bütüncül bir yaklaşımla değerlendirmeleri önerilmektedir. Ayrıca risk altındaki kadınların erken dönemde belirlenmesi, psikososyal danışmanlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve bu alanda farklı örneklemlerde ileri araştırmaların yürütülmesi önerilmektedir.Öğe Hasta güvenliği odaklı öğretim tasarımı: Uzmanlık eğitiminde femoral ven yoluyla santral venöz kateter yerleştirilmesi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Kahraman, Bengü; Demiral Yılmaz, NüliferAmaç: Bu araştırma, uzmanlık eğitimi alan öğrencilere yönelik santral venöz kateterizasyon uygulama becerisi için eğitim programının geliştirilmesini, uygulanmasını ve değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Yöntem: Araştırma tasarımında, karma yöntem kullanılmış, program tasarımı için ADDIE&4C-ID öğretim tasarımı modelinden yararlanılmıştır. Çalışmada, Analiz (Analysis), Tasarım (Design), Geliştirme (Development),Uygulama (Implementation) ve Değerlendirme (Evaluation) basamaklarından oluşan ADDIE öğretim tasarımının ilk adımı olan analiz basamağı için literatür taramasının ardından, gereksinim belirleme için en fazla femoral ven yoluyla santral venöz kateter yerleştirme işlemi uygulayan acil tıp, anestezi ve reanimasyon, iç hastalıkları, kalp ve damar cerrahisi olmak üzere dört anabilim dalında öğretim üyeleri ve alt-orta-üst olmak üzere üç kıdemden uzmanlık öğrencileri ile gerçekleştirilmiştir. Atölyede, katılımcılar ile eğitim programını oluşturmak için Eğitim gereksinim analizi (Training need assessment) yapılmıştır. Atölye çalışması sonucunda, eğitim gereksinim analizine göre eğitim programının amaç ve hedefleri, programın kazandırması beklenen yetkinlikler ve bu yetkinliklerin yeterlik düzeyleri belirlenerek, görev analizi yapılmıştır. Atölyeye katılan öğretim üyeleri ve uzmanlık öğrencileri ile görüşmeler yapılarak elde edilen nitel veriler analiz edilmiş, gereksinim belirleme çalışması tamamlanmıştır. Araştırmanın problemini tanımlamaya yönelik ise SWOT (güçlü ve zayıf yönler, fırsatlar ve tehditler) analizi yapılmıştır. ADDIE öğretim tasarımına göre yapılandırılan eğitim programının ‘Uygulama’ basamağında, Dört Bileşenli Öğretim Tasarımı (Four component instructional design model-4C-ID) modelinden yararlanılmıştır. 4C-ID modeli, öğrenme görevleri, destekleyici bilgi, tam anında verilen prosedürel bilgi ve uygulama olmak üzere dört basamaktan oluşmaktadır. Bu çalışmada santral venöz kateterizasyon takma becerisine yönelik eğitim programının uygulanmasında 4C-ID modele göre, öğrenme görevleri basamağı, öğrencilere verilecek teorik ve beceri eğitimindeki bilgi ve görevlerin aktarılmasını; destekleyici bilgi basamağı, videolar ve eğiticilerin maket üzerinde işlemin göstermesiyle öğrencilerin kendi öğrenme stratejisini geliştirmeye katkı sağlayacak anlama, hatırlama, uygulama bilgisinin aktarılmasını, tam zamanında bilgi basamağı, eğiticilerin, maket üzerinde pratik yapan öğrencilere verilecek geri bildirimlerle öğrenmenin performans düzeyinde gerçekleşmesi için öğrenme görevlerinin tekrarlayan yönlerinin vurgulanmasını, uygulama basamağı ise öğrencilerin işlemde otomatikleşme kazanması için maket üzerinde deneme yapmasını kapsamaktadır. Araştırmada, nitel ve nicel verilerin toplanması için çeşitli veri toplama araçları kullanılmıştır. Uygulama öncesinde, gereksinim belirlemek amacıyla öğretim üyeleri ve uzmanlık öğrencileriyle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmelerden elde edilen nitel veriler, programın tasarımında kullanılmıştır. Uygulama sırasında, katılımcıların teorik ve prosedürel bilgi düzeyleri, eğitim öncesi ve sonrası yapılan öntest ve sontest ile nicel olarak değerlendirilmiştir. Beceri eğitiminde, katılımcıların teknik becerileri geliştirilen ölçek ile objektif olarak ölçülmüş ve bu değerlendirme için ilgili form revize edilmiştir. Uygulama sonrasında, uzmanlık öğrencilerinden alınan öz değerlendirme formları aracılığıyla nitel veriler toplanmış; bu veriler, program çıktıları, öğrencilerin kuvvetli ve zayıf yönleri ile program geliştirme önerileri üzerine odaklanmıştır. Ayrıca, eğitimin sonunda uzmanlık öğrencilerinin geri bildirimlerinden elde edilen nicel veriler, programın genel değerlendirilmesinde kullanılmıştır. Bunlarla birlikte ultrason rehberliğinin kateter yerleştirme işlemine etkisi USG kullanarak kateter yerleştirme işlemini tamamlayan ve USG kullanmadan kateter yerleştirme işlemini tamamlayan grupların performansı, başarı oranları, hata oranları, işlem süreleri ve öğrenme süreçleri karşılaştırılarak, USG kullanımının eğitim ve işlem başarısına etkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmanın nicel ve nitel bulguları birlikte değerlendirildiğinde, geliştirilen eğitim programının katılımcılar tarafından yararlı ve gereksinime yanıt veren bir eğitim olarak değerlendirildiği görüldü. Performans değerlendirmesinde, katılımcıların özellikle ultrason kılavuzluğunda anatominin tanımlanması (%73,3), femoral arterin tekrar palpe edilmesi ve laterale doğru çekilmesi (%80,0) ile venöz kan kontrolü (%40,0) basamaklarında daha fazla güçlük yaşadıkları saptandı. Açık uçlu geri bildirimlerde ise uygulama materyallerinin ve maket olanaklarının yetersizliği ile komplikasyon yönetimi ve hata senaryolarına daha fazla yer verilmesi gereksinimi öne çıktı. Bulgular, katılımcı memnuniyetinin yüksek olmasına karşın, bazı kritik işlem basamaklarında ek tekrar ve yapılandırılmış geri bildirim gereksiniminin devam ettiğini gösterdi. Sonuç: Bu çalışma, hasta güvenliği odaklı, yapılandırılmış ve simülasyon temelli ultrason rehberliğinde femoral ven kateterizasyonu eğitiminin uzmanlık öğrencileri için yararlı ve uygulanabilir bir eğitim yaklaşımı olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, eğitim programının özellikle ultrason anatomisinin tanınması, dinamik yönelim, güvenli doğrulama ve komplikasyon yönetimi gibi kritik alt becerilere daha fazla odaklanacak biçimde güçlendirilmesi gerekmektedir. Girişimsel beceri eğitimlerinde yalnızca katılımcı memnuniyetinin değil, yapılandırılmış performans değerlendirmelerinin de kullanılması önem taşımaktadır.Öğe Soğuk sıkışmalı implant sistemlerinde tekrarlanan yüklerde sistem ve kemikte oluşan gerilmelerın sonlu eleman analiz ile incelenmesi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Çakır, Bengisu; Sonugelen, MehmetAmaç: Çiğneme fonksiyonu, beslenme ve sistemik sağlığın korunmasının dışında bilişsel fonksiyonlar ve yaşam kalitesi açısından da büyük önem taşımaktadır. Yaşlı bireylerde ve Parkinson hastalığı, Alzheimer demansı, serebral palsi ve bruksizm gibi nörolojik bozukluğu olan hastalarda çiğneme kas koordinasyonundaki bozulmalar, dental implant sistemleri üzerinde yüksek, tekrarlayan ve yönü değişken biyomekanik kuvvetlerin oluşmasına yol açmaktadır. Güncel implantoloji literatüründe dental implantların biyomekanik değerlendirmesi büyük ölçüde statik sonlu eleman analizi (SEA) modelleriyle sınırlı kalmakta; bu modeller maksimum kuvvet anındaki gerilme dağılımını yansıtsa da, kuvvet kaldırıldıktan sonra kemik dokuda devam eden artık gerilme birikimini ve tekrarlayan yükleme döngülerinin kümülatif etkisini açıklayamamaktadır. Özellikle yüksek ve tekrarlayan çiğneme kuvvetlerine maruz kalan hasta gruplarında implant-kemik ara yüzeyindeki uzun dönem biyomekanik davranışın daha gerçekçi yöntemlerle incelenmesi ihtiyacını ortaya koymaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, soğuk sıkışmalı abutment-implant bağlantısına sahip kare, buttress ve V-şekilli yiv geometrilerine sahip üç farklı 8 mm titanyum dental implant sistemi SolidWorks yazılımında modellenmiş; zirkonya kron, titanyum abutment, kortikal ve trabeküler kemik dokularını içeren bütünleşik modeller ANSYS programında transient (zamana bağlı) sonlu eleman analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Kron-abutment-implant-kortikal kemik ara yüzeyleri bonded bağlantı olarak, implant-trabeküler kemik ara yüzeyi ise frictional (μ=0,2) temas koşuluyla tanımlanmıştır. Modellere, nörolojik hastalıklara bağlı yüksek çiğneme kuvvetlerini temsil eden 450 N'luk kuvvet, 10 saniye yükleme ve 10 saniye dinlenme şeklinde iki tekrarlı döngü (toplam 40 saniye) halinde aksiyel (-y ekseni) ve oblik (45°) yönlerde uygulanmış; her iki yükleme koşulunda kortikal ve trabeküler kemikte oluşan von Mises gerilmesi, kayma gerilmesi ve dinlenme fazlarında kemikte kalan artık gerilme birikimi karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Bulgular: Aksiyel yükleme koşulunda kemikteki von Mises gerilmesinin kare yiv < buttress yiv < V-şekilli yiv sıralamasıyla arttığını; kare yiv tasarımının hem maksimum kuvvet anlarında hem de dinlenme fazlarındaki artık gerilme açısından en düşük ve en homojen değerleri ürettiğini göstermiştir. Oblik yükleme, aksiyel yüklemeye kıyasla kemikte yaklaşık 3-4 kat daha yüksek gerilme değerleri oluşturmuş; bu koşulda buttress ve V-şekilli yiv tasarımları birbirine yakın ve en yüksek von Mises gerilmelerini, buttress yiv tasarımı ise en yüksek kayma gerilmesi değerlerini sergilemiştir. Çalışmanın özgün bulgularından biri, ardışık yükleme-dinlenme döngüleri arasında kemik dokusunda gerilme birikiminin arttığının gösterilmesidir; aksiyel koşulda birinci dinlenme fazından ikincisine geçişte artık gerilme kare yivde %104, buttress yivde %92 ve V-şekilli yivde %72 oranında artmış, oblik koşulda ise V-şekilli yiv tasarımı 40. saniyede en yüksek artık gerilme birikimini (kare ve buttress yiv değerlerinin yaklaşık iki katı) göstermiştir. Bu sonuçlar, gerilme yoğunlaşmasının her iki yükleme koşulunda da implant boyun bölgesinin kortikal kemikle temas ettiği ara yüzeyde lokalize olduğunu ve yiv geometrisinin yalnızca anlık gerilme düzeylerini değil, zamana bağlı kümülatif gerilme davranışını da belirleyici biçimde etkilediğini ortaya koymuştur. Sonuç: Farklı yiv tasarımlarına sahip implantların implant-kemik ara yüzeyinde anlamlı düzeyde farklı gerilme dağılımları oluşturduğu, tekrarlanan 450 N'luk kuvvetin tüm yiv tasarımlarında kortikal kemikte kritik eşik değerleri aşan gerilme birikimi oluşturduğu ve tekrarlanan yükleme koşullarında implant-kemik ara yüzeyinde oluşan gerilme birikiminin tek seferlik yüklemeye göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, nörolojik bozukluğa bağlı yüksek ve tekrarlayan çiğneme kuvvetlerine maruz kalan hastalarda implant yiv tasarımı seçiminin, yalnızca primer stabilite ve anlık maksimum gerilme değerleri açısından değil, kuvvet yönüne bağlı gerilme dağılımı ve tekrarlayan yükleme altında oluşan kümülatif gerilme birikimi açısından da değerlendirilmesi gerektiğini; bu bağlamda kare yiv tasarımının söz konusu hasta grubunda biyomekanik açıdan daha avantajlı bir seçenek olabileceğini desteklemektedir.Öğe Psikiyatri kliniklerinde çalışan hemşirelerin intihar riski yüksek olan hastaya bakım verme deneyimleri: Nitel bir çalışma(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Mencik, Sevgi; Yıldırım, Serapİntihar, ruh sağlığı alanında önemli bir halk sağlığı sorunu olup, özellikle kapalı psikiyatri servislerinde hasta güvenliğinin sağlanması açısından kritik bir risk alanı oluşturmaktadır. Bu bağlamda hemşireler, intihar riskinin değerlendirilmesi ve yönetilmesinde temel rol üstlenmektedir. Bu araştırma, psikiyatri kliniklerinde çalışan hemşirelerin intihar riski yüksek hastalara yönelik bakım verme deneyimlerini derinlemesine incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma nitel araştırma deseninde, fenomenolojik yaklaşım kullanılarak yürütülmüştür. Araştırma, aynı hastanede yer alan iki kapalı psikiyatri servisinde görev yapan toplam 15 hemşire ile gerçekleştirilmiştir. Veriler yarı yapılandırılmış bireysel görüşmeler yoluyla toplanmış ve içerik analizi yöntemiyle çözümlenmiştir. Araştırma bulguları beş ana tema altında toplanmıştır: (1) Hemşirelik bakımının özellikleri, (2) Hemşirelik bakımının çok boyutlu etkileri, (3) Etkili bakımın önündeki engeller, (4) Hemşirelerin destek gereksinimleri ve (5) Bakım sürecinin geliştirilmesine yönelik öneriler. Bulgular, hemşirelerin intihar riskini dinamik ve değişken bir süreç olarak değerlendirdiğini; çevresel düzenlemelerin, sürekli gözlemin ve riskli materyal kontrolünün hemşirelik bakımının temel bileşenleri olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte terapötik iletişimin ve güven ilişkisinin, hastanın dürtüsel davranışını azaltmada önemli bir koruyucu faktör olduğu belirlenmiştir. Ayrıca hemşirelerin sürekli tetikte olma hali, yüksek sorumluluk duygusu ve empati- profesyonel sınır dengesi arasında duygusal zorlanma yaşadığı saptanmıştır. Sonuç olarak, kapalı psikiyatri kliniklerinde intihar riski yönetiminin yalnızca fiziksel güvenlik önlemleriyle sınırlı olmadığı; terapötik ilişki, ekip uyumu ve hemşirelerin psikolojik dayanıklılığı ile bütüncül bir biçimde ele alınması gerektiği ortaya konmuştur. Elde edilen bulgular doğrultusunda fiziksel ortam düzenlemeleri, personel planlaması, standart risk değerlendirme protokolleri ve hemşirelere yönelik süpervizyon mekanizmalarının güçlendirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Psikiyatri kliniği, intihar riski, hemşire, nitel araştırmaÖğe Tütün kullanımının sözsüz iletişim çerçevesinden incelenmesi: Nitel bir çalışma(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Yeşilatalı, Funda; Yararbaş, Görkem; Yücel, İnci DeryaBu araştırma, tütün kullanımının yalnızca biyolojik bir bağımlılık davranışı değil, aynı zamanda bireylerin kimlik inşası, toplumsal aidiyet geliştirme ve stresle başa çıkma biçimleriyle ilişkili bir sosyal pratik olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışma, tütün kullanımını sözsüz iletişim bağlamında ele alarak bireylerin bu davranış aracılığıyla kendilerini ve sosyal çevreleriyle ilişkilerini nasıl ifade ettiklerini incelemektedir. Araştırma, nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik desen kullanılarak yürütülmüştür. Veriler, Ege Üniversitesi Madde Bağımlılığı, Toksikoloji ve İlaç Bilimleri Enstitüsü Sigara Bırakma Polikliniği'ne başvuran 18 yaş ve üzeri, tütün kullanım geçmişine sahip 10 katılımcı ile yapılan yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler yoluyla toplanmıştır. Görüşmeler ses kaydına alınmış, yazıya dökülmüş ve Braun & Clarke (2006) tarafından geliştirilen tematik analiz yöntemiyle çözümlenmiştir. Analiz sonucunda, katılımcıların tütün kullanımına ilişkin deneyimleri dört ana tema altında toplanmıştır: Kimlik ve Aidiyet, Sosyal Etkileşim ve İletişim, Başa Çıkma ve Duygusal Düzenleme, Toplumsal Normlar ve Tepki Davranışları. Bulgular, tütünün katılımcılar için sadece fiziksel bir ihtiyaç değil, aynı zamanda duygusal bir destek, sosyal bağ kurma aracı ve kimliksel bir sembol olduğunu göstermektedir. Katılımcılar, sigarayı kimi zaman sosyal bir ritüel, kimi zaman da bireysel stresle baş etme aracı olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak, tütün kullanımının bireylerin yaşamında çok katmanlı anlamlar taşıdığı, bu davranışın toplumsal bağlamdan ve sözsüz iletişim biçimlerinden bağımsız düşünülemeyeceği görülmüştür. Araştırma, bağımlılık çalışmalarına bütüncül ve anlam temelli bir bakış açısı kazandırmayı; ayrıca sosyal hizmet ve halk sağlığı uygulamalarına kültüre duyarlı yaklaşımlar geliştirilmesi yönünde katkı sunmayı hedeflemektedir.Öğe Bilgisayarlı tomografi görüntülerinde protezlerin oluşturduğu metal artefaktlarının radyoterapi tedavi planlamalarına etkisinin değerlendirilmesi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Batur, Genar; Yalman, DenizBu çalışma, oral kavite bölgesinde metal implantı bulunan baş-boyun kanserli hastaların Bilgisayarlı Tomografi (BT) görüntülerinde oluşan metal artefaktlarının dozimetrik etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma kapsamında, Metal Artefakt Giderme (MAR) algoritmalarının, Manuel Yoğunluk Ataması (MYA) yönteminin ve herhangi bir düzeltme yapılmayan (MAR'sız) görüntülerin Planlanan Hedef Hacim (PTV) ve Risk Altındaki Organ (OAR) dozları üzerindeki etkileri karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda 2022-2025 yılları arasında tedavi gören, implant/protez sahibi 10 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. BT görüntüleri GE Discovery RT cihazıyla elde edilmiş; planlamalar Varian Eclipse (v16.0) Tedavi Planlama Sisteminde (TPS), VMAT tekniği ve SIB (Eş Zamanlı Entegre Boost) yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Her hasta için üç farklı plan (MAR'lı, MAR'sız ve MYA) oluşturulmuş ve aynı optimizasyon kriterleri altında hesaplanmıştır. Doz hesaplamalarında "Anisotropic Analytical Algorithm"(AAA) ve Acuros XB(AXB) algoritmaları kullanılmış; PTV kapsama oranları, Konformite indeksi(CI) ve Homojenite indeksi (HI) ile kritik organ dozları (spinal kord, parotisler, larinks, nazofarinks, oral kavite, orofarinks ve trake) değerlendirilmiştir. Hedef hacim analizi, PTV1 doz sarımı (coverage) açısından MAR'lı ve MAR'sız planlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,645). Ancak, CI değerlerinde MAR kullanımı anlamlı bir iyileşme sağlamıştır; PTV1 CI için p=0,017 ve PTV2 CI için p=0,009 olarak bulunmuştur. MYA planı ile MAR'sız plan arasında PTV1 doz sarımı açısından anlamlı fark görülmüştür (p=0,019). Kritik organ dozları, MAR algoritmaları, implant çevresindeki kritik yapıların doz hesaplama doğruluğunu anlamlı düzeyde etkilemiştir. Özellikle nazofarinks (p=0,005), oral kavite (p=0,017), larinks (p=0,022), sağ parotis (p=0,028) ve orofarinks (p=0,037) dozlarında MAR'lı ve MAR'sız planlar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır. Spinal kord (p=0,878) ve trake (p=0,386) dozlarında ise anlamlı bir fark görülmemiştir. Vaka analizi, 9. hastada MAR kullanılmadığında PTV2 kapsama oranının %92,70'e gerilediği, MAR ile bu değerin %98,50'ye çıktığı ve larinks dozunun MAR'sız planda 37,45 Gy'den MAR ile 29,85 Gy'ye düştüğü gözlemlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda, metal implantlı hastaların radyoterapi planlamasında MAR yazılımlarının kullanılmasının sadece görsel bir iyileşme değil, aynı zamanda dozimetrik bir zorunluluk olduğu söylenebilir. İstatistiksel analizler (p-değerleri), özellikle konformite indeksleri ve kritik organ (parotis, larinks, nazofarinks) dozlarında MAR''ın MAR'sız planlara göre anlamlı üstünlüğünü ortaya koymaktadır.Öğe Pediatri hemşirelerinin yapay zeka kullanımında hazır bulunuşluk algılarının kaygıya etkisi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Paçacı, Gamze; Yardımcı, FigenAraştırmada; pediatri hemşirelerinin yapay zeka kullanımında hazır bulunuşluk algılarının kaygıya etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu araştırma, nicel araştırma yaklaşımı kapsamında planlanmış olup araştırma deseni olarak ilişkisel desen kullanılmıştır. Araştırmanın verileri, çevrimiçi (online) ortamda google aracılığıyla oluşturulan anket formları ile basılı anket formları kullanılarak toplanmıştır. Veriler; Sosyo-Demografik Veri Toplama Formu, Tıbbi Yapay Zeka Hazır Bulunuşluk Ölçeği, Yapay Zeka Kaygı (YZK) Ölçeği' nin yer aldığı ölçüm araçları ile toplanmıştır. Araştırmaya toplam 230 pediatri hemşiresi katılmıştır. Çalışmaya katılan pediatri hemşirelerinin yaşları 19–59 arasında olup yaş ortalaması 30,96±6,95'tir ve %83,5'i ile çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır. Araştırmaya katılanların %52,6'sı bekar, %47'si evli ve %0,4'ü diğer grupta yer almaktadır. Katılımcıların teknolojiyi kullanım düzeyi değerlendirildiğinde %4,3'ünün düşük, %67,8'inin orta, %27,8'inin yüksek düzeyde teknoloji kullandığı saptanmıştır. Yapay zekayı bilme durumu açısından kişilerin %97,4'ü yapay zekayı bildiğini, %2,6'sı ise bilmediğini ifade etmiştir. Yapay zekayı bildiğini belirten kişilerin bilgi kaynağına göre dağılımı incelendiğinde en yüksek oran olarak %87 ile internetten öğrendiği görülmektedir. Daha önce yapay zeka kullanma deneyimi olanların oranı %89,1 iken, deneyimi olmayanların oranı %10,9'dur. Yapay zekayı kullandığını belirten kişilerin deneyim alanları incelendiğinde en yüksek oran olarak %83,5 ile dijital asistanlar olduğu görülmektedir. Hemşirelikte yapay zeka kullanımını doğru bulma durumu incelendiğinde kişilerin %71,7'si "evet", %4,3'ü "hayır" ve %23,9'u "kararsızım" yanıtını vermiştir. Yapay zeka kullanımının sağlık bakımında yeri olduğu görüşü için kişilerin %79,1'i "evet", %4,8'i "hayır" ve %16,1'i "kararsızım" şeklinde görüş bildirmiştir. Teknolojinin gelişmesiyle yapay zekanın sağlık alanında daha fazla gelişeceği düşüncesine kişilerin %90'ı katılırken, %2,6'sı katılmadığını ve %7,4'ü kararsız olduğunu belirtmiştir. Hemşirelikte yapay zeka kullanımı ile ilgili kaygı durumu değerlendirildiğinde kişilerin %44,8'i kaygılı olmadığını, %25,7'si kaygılı olduğunu, %29,6'sı ise kararsız olduğunu ifade etmiştir. Yapay zeka hakkında sahip olunan bilginin kaygıya etkisi incelendiğinde kişilerin %16,1'inin kaygısının arttığı, %26,5'inin azaldığı ve %57,4'ünün değişmediği görülmektedir. Çalışmada kullanılan Tıbbi Yapay Zeka Hazır Bulunuşluk Ölçeği toplam puan ortalaması 71,43±14,97 ve Yapay Zeka Kaygı Ölçeği toplam puan ortalaması 75,31±28,87 olarak tespit edilmiştir. Kişilerin demografik özelliklerine göre Yapay Zeka Kaygı ölçeği toplam puanlarının dağılımlarına bakıldığında istatistiksel açıdan anlamlı farklar saptanmıştır (p<0,05). Evli kişilerin puanları bekarlardan yüksektir. Tıbbi Yapay Zeka Hazır Bulunuşluk ve Yapay Zeka Kaygı Ölçeği toplam puanları arasındaki ilişkilerin incelediğinde negatif yönlü, orta düzeyli ilişkiler belirlenmiştir (p<0,05). Araştırma bulguları, pediatri hemşirelerinin yapay zeka kullanımına yönelik hazır bulunuşluk algıları ile yapay zeka kaygı düzeyleri arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. Çalışmaya katılan hemşirelerin çok büyük bir kısmının yapay zekayı bildiği ve daha önce yapay zeka deneyiminin olduğu saptanmıştır. Hemşirelerin tıbbi yapay zeka hazır bulunuşluk düzeylerinin orta–yüksek, yapay zeka kaygı düzeylerinin ise orta seviyede olduğu belirlenmiştir. Hazır bulunuşluk düzeyi arttıkça yapay zekaya yönelik kaygı düzeyinin azaldığı görülmüştür. Bu sonuçlar, pediatri hemşirelerine yönelik yapay zeka temelli eğitim ve destekleyici yaklaşımların ele alınabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Pediatri hemşireliği; yapay zeka; çocuk sağlığı; teknoloji; korkuÖğe Diyabet tedavisinde kullanılmak üzere berberin ve liraglutid içeren SNEDDS formülasyonlarının geliştirilmesi ve in-vitro/in-vivo değerlendirilmesi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Aydın, Yalçın Çelik; Uyanıkgil, Emel Öykü ÇetinBu tez çalışmasında oral biyoyararlanımı sınırlı iki farklı yapıda etkin maddenin, lipofilik küçük molekül Berberin ve peptit yapılı Liraglutid, tek bir lipid bazlı ilaç taşıyıcı sistem içerisinde birlikte taşınabilirliği ve biyoyararlanım potansiyeli araştırılmıştır. Her iki etkin madde de konvansiyonel formülasyonlarda düşük çözünürlük veya gastrointestinal yıkım nedeniyle sınırlı biyoyararlanıma sahiptir. Oral kullanımı sınırlandıran bu dezavantajlar nedeniyle hem çözünürlük artırıcı hem de kontrollü salım sağlayan bir SNEDDS tasarlanması hedeflenmiştir. Formülasyon geliştirme sürecinde uygun yağ fazı, sürfaktan ve yardımcı sürfaktan oranları belirlenmiş ve yedi farklı aday formülasyon hazırlanmıştır. Bu formülasyonlar emülsifiye olma zamanı, fiziksel görünüm, faz ayrımı, termodinamik ve uzun dönem stabilite, damlacık boyutu, PDI, zeta potansiyeli ve pH parametreleri açısından değerlendirilmiştir. İncelenen parametrelere göre en uygun formülasyon seçilmiştir. Seçilen SNEDDS formülasyonu her iki etkin madde için yüksek yükleme kapasitesi ve homojen dağılım sağlamıştır. in vitro salım çalışmasında Berberin pH 1.2'de 120. dakikada yaklaşık %62'ye, pH 6.8'de 600. dakikada yaklaşık %98'e ulaşmış, Liraglutid pH 1.2'de 90. dakikada %60'ın üzerinde ve pH 6.8'de 600. dakikada yaklaşık %91 salım göstermiştir. Açlık ve tokluk geçiş varsayımlarına dayalı modelleme, ince bağırsak fazındaki kümülatif salımın açlık koşullarında Berberin için 2.11 kat ve Liraglutid için 2.18 kat daha yüksek olabileceğini göstermiştir. in vivo değerlendirmede doz-normalize parametrelerle yapılan karşılaştırmada Liraglutid için Dual-SNEDDS'in çözeltiye göre EAA/Doz'da 5.3 kat daha yüksek maruziyet sağladığı ve subkutan referansa göre bağıl biyoyararlanımın %57.87'ye yükseldiği gösterilmiştir. Berberin için ise Dual-SNEDDS grubunda kantitatif düzeyde sistemik tespit sağlanamamıştır. Elde edilen bulgular doğrultusunda geliştirilen SNEDDS formülasyonunun hem Berberin hem de Liraglutid için uygun bir ilaç taşıyıcı sistem olabileceğini ve bu sistemle oral yoldan biyoyararlanımın artırılabileceği sonucuna varılmıştır. Gelecekte yapılacak in vivo terapötik etkinlik çalışmalarının geliştirilen sistemin klinik uygulanabilirliğine ışık tutabileceği öngörülmektedir.Öğe İşitme kayıplı çocuklarda okuma yazma becerisi ile işitsel dikkat, işitsel algı ve işitsel hafıza becerileri arasındaki ilişkinin incelenmesi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Ünver, Serenay Oktay; Tuz, DenizAmaç: Okuma yazma becerisi çocuklar için sosyal yaşantıyı ve akademik başarıyı etkileyen temel becerilerden biridir. Literatür incelendiğinde okuma yazma becerisini değerlendiren çalışmalar olsa da işitme kayıplı çocuklarda okuma yazma becerisi ile işitsel hafıza, işitsel algı, işitsel dikkat becerini birlikte değerlendiren bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı işitme kayıplı çocukların okuma yazma becerisi ile işitsel algı, işitsel dikkat, işitsel hafıza becerileri arasında ilişki olup olmadığını değerlendirmek ve okuma, okuduğunu anlama, yazma becerisini yordayan faktörleri incelemektir. Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz kliniğine başvuran ya da düzenli kontrollere gelen 1., 2., 3. ve 4. sınıfa giden işitme kayıplı 50 çocuk dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen çocuklara, demografik bilgi formu doldurtulmuş ve hem çocuğa hem aile bireyine bilgilendirilmiş onam formu imzalatılmıştır. Çalışmada işitme kayıplı çocukların okuma yazma becerisini değerlendirmek amacıyla Okuma Yazma Değerlendirme Bataryası (OYAB), çocukların işitsel algı becerisini değerlendirmek amacıyla Çocuklar İçin İşitsel Algı Testi (ÇİAT), çocukların işitsel dikkat becerilerini değerlendirmek amacıyla Sürekli İşitsel Dikkat Kapasitesi Testi (SİDKT), çocukların işitsel hafıza becerilerini değerlendirmek amacıyla Çalışma Belleği Ölçeği (ÇBÖ) testleri uygulanmıştır. Bulgular: İşitme kayıplı çocukların okuma, okuduğunu anlama, yazma becerisi ile işitsel hafıza becerileri arasındaki ilişki incelendiğinde görsel kısa süreli bellek alt testi ile okuduğunu anlama ve yazma becerisi arasındaki ilişki haricinde istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif ilişkiler bulunmuştur (p<0,05). Okuma, okuduğunu anlama, yazma becerileri ile işitsel algı ve işitsel dikkat becerileri arasındaki ilişki incelendiğinde de istatiksel olarak anlamlı ve pozitif ilişkiler bulunmuştur (p<0,05). Okuma, okuduğunu anlama, yazma ve OYAB bileşik puanını etkileyen beceriler regresyon analizleri ile incelendiğinde Türkçe Cümle Testi toplam yüzde puanı, SİDKT toplam puanı ve yaş bileşeninin okuma bileşik puanını yordadığı; Türkçe Cümle Testi toplam kelime yüzde puanı, Basit Yönergeleri Tanımlama ve Anlama Testi toplam yüzde puanı, SİDKT toplam puanı ve yaş bileşeninin okuduğunu anlama bileşik puanını yordadığı; sözel çalışma belleği puanı, Türkçe Cümle Testi toplam kelime yüzde puanı, SİDKT doğru basım sayısı ve yaş bileşeninin yazma bileşik puanını yordadığı; Basit Yönergeleri Tanımlama ve Anlama Testi toplam yüzde puanı, SİDKT doğru basım sayısı ve yaş bileşeninin OYAB bileşik puanını yordadığı sonuçlarına ulaşılmıştır. Bilateral işitme cihazı kullanan çocuklar ile bilateral koklear implant kullanan çocukların becerileri karşılaştırıldığında ise okuma yazma becerileri arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. İşitsel hafıza becerileri arasında sözel çalışma belleği- ilk sözcüğü hatırlama puanı haricinde anlamlı bir fark gözlenmemiştir. İşitsel algı becerileri arasında Basit Yönergeleri Tanımlama ve Anlama Testi toplam yüzde değeri haricinde anlamlı bir fark gözlenmemiştir. İşitsel dikkat becerileri arasında ise dikkatte azalma puanı haricinde anlamlı farklar gözlenmiştir. Farklı sonuçların çıktığı tüm testlerde Bilateral İC grubu, bilateral Kİ grubundan daha iyi performans sergilemiştir. Sonuç: İşitme kayıplı çocukların okuma yazma becerisi ile işitsel hafıza, işitsel algı, işitsel dikkat becerileri arasında anlamlı ilişki vardır. Okuma ve okuduğunu anlama becerilerini işitsel dikkat ve işitsel algı becerisi yordamıştır. Yazma becerisi devreye girdiğinde ise bu becerilere ek olarak sözel çalışma belleği becerisi de yazma becerisini yordamaktadır. Anahtar Kelimeler: Okuma yazma; hafıza; algı; dikkat; işitme kaybıÖğe Kanal tedavili üst santral dişlerde kavite tasarımlarının ve ferrule etkisinin sonlu elemanları analiziyle incelenmesi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Özer, Burcu; Toman, MuhittinBu çalışmada, anatomik olarak şekillendirilebilir cam fiber post ile restore edilen endodontik tedavi görmüş üst santral dişlerde ferrule varlığının ve farklı retansiyon kavitesi geometrilerinin stres dağılımı üzerindeki etkileri üç boyutlu sonlu elemanlar analizi (FEA) ile değerlendirilmiştir. Modeller, ferrule bulunmayan ve ferrule bulunan olmak üzere iki ana gruba ayrılmış, her bir grup kendi içinde referans model, Retansiyon Alanı 1 (RA1) ve Retansiyon Alanı 2 (RA2) alt gruplarına ayrılmıştır. Tüm modellere, insizal kenardan 2 mm servikalde palatinal yüzeye dişin uzun ekseni ile 45° açı yapacak şekilde 100 N büyüklüğünde statik oblik kuvvet uygulanmıştır. Ferrule bulunmayan modeller arasında referans model, tüm modelde 263.09 MPa ve dentinde 187.54 MPa ile en yüksek maksimum eşdeğer gerilme değerini göstermiştir. Bu grupta RA1 modeli dentinde en düşük gerilme değerini göstermiştir (62.74 MPa); RA2 modelinde ise dentin gerilmesi 89.80 MPa olarak bulunmuş ve referans modele kıyasla daha dengeli bir stres dağılımı gözlenmiştir. Ferrule bulunan grupta ise genel stres değerlerinin ferrule bulunmayan gruba göre daha düşük olduğu belirlenmiştir. Ferrule bulunan referans modelde dentin gerilmesi 86.93 MPa iken, RA1 ve RA2 modellerinde bu değerler sırasıyla 85.99 MPa ve 85.70 MPa olarak bulunmuştur. Ferrule bulunan modeller arasında en düşük toplam maksimum eşdeğer gerilme RA1 modelinde (148.38 MPa), en yüksek toplam maksimum eşdeğer gerilme ise RA2 modelinde (175.75 MPa) saptanmıştır. Çalışmanın sınırları içinde, ferrule varlığının özellikle servikal dentin bölgesindeki stres yoğunlaşmasını azalttığı; ferrule bulunmayan modellerde ise internal retansiyon kavitesi tasarımlarının stres dağılımını iyileştirdiği belirlenmiştir. Bu bulgular doğrultusunda, RA1 tasarımının ferrule bulunmayan modellerde en elverişli biyomekanik davranışı gösterdiği sonucuna varılmıştır.Öğe Madde kullanım bozukluğu öyküsü olan bireylerde kendi kendine yardım stratejilerinin ve uyku örüntülerinin incelenmesi(Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Kalaycıklı, İrem; Şenol, Ender; Akgür, Serap AnnetteBu araştırma, madde kullanım bozukluğu (MKB) öyküsü olan bireylerin uyku örüntülerini ve kronotip özelliklerini incelemeyi; bu bireylerin tedaviye başvurmadan önce ya da tedavi sürecinde geliştirdikleri kendi kendine yardım (KKY) stratejilerini ortaya koymayı amaçlamıştır. Araştırma, nicel ve nitel verilerin eş zamanlı toplandığı kesitsel karma desenle yürütülmüştür. Nicel boyutta, Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Erişkin Arındırma Merkezi'ne (ERAM) başvuran, 18–45 yaş arası, MKB tanısı klinik olarak konmuş 107 erkek bireye ve yaş-cinsiyet açısından eşleştirilmiş, madde kullanmayan 31 kişilik kontrol grubuna Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ile Sabahçıl–Akşamcıl Ölçeği (MEQ) uygulanmıştır. Nitel boyutta 17 katılımcıyla yapılan yarı yapılandırılmış görüşmeler tematik analizle çözümlenmiştir. MKB grubunun uyku kalitesi kontrol grubuna göre klinik ve istatistiksel olarak anlamlı derecede daha kötü bulunmuş (p<0,001; büyük etki büyüklüğü) ve birinci hipotez desteklenmiştir. Kronotip dağılımında gruplar arasında anlamlı fark saptanmamış, her iki grupta da ara tip baskın çıkmış ve ikinci hipotez reddedilmiştir. Kronotip ile uyku kalitesi arasında anlamlı ilişki bulunmamış; MKB grubunda uyku kalitesi kronotipten büyük ölçüde bağımsız seyretmiştir. Nitel analizde beş ana tema belirlenmiş; katılımcılar fiziksel aktivite, dini-manevi rutinler, yeni uğraşlar, sosyal destek ve çevre değiştirme gibi işlevsel KKY stratejileri geliştirmiştir. Parçalı uyku ve uyku yoksunluğu tüm madde gruplarında öne çıkmış; tütün/nikotin bağımlılığı ve psikiyatrik eş tanı yükü yüksek bulunmuştur. Bulgular, bağımlılık tedavisine uyku odaklı müdahalelerin ve bireyin mevcut kendi kendine yardım stratejilerini güçlendiren yaklaşımların entegre edilmesini önermektedir.












