Tarih İncelemeleri Dergisi
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe Ceneviz Konsolos Mektuplarına Göre 1660-1680 Arasında Hollandalı Tüccarların Osmanlı Limanlarındaki Faaliyetleri(Ege Üniversitesi, 2020) Parlaz, SelimOsmanlı tarihi araştırmalarında Avrupa devletlerinin arşivlerinin önemi oldukça büyüktür. Bunlardan biri olan Cenova Devlet Arşivi’nde (Archivio di Stato di Genova) Osmanlı Devleti ile bilgi veren belge sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Bu belgelerden bazıları Osmanlı limanlarına ticarî ve siyasi ilişkiler bağlamında gelen Avrupalı Devletlerden biri olan Hollandalıları da ilgilendirmektedir. XVII. yüzyılın birinci çeyreğinde ilk ahidnâmeleri elde etmeleri ile başlayan Osmanlı-Hollanda ilişkileri daha sonraki dönemlerde artarak devam etmiştir. Özellikle İzmir ve İstanbul üzerinden yürüyen ticaret son derece önemlidir. İlişkiler ekonominin yanısıra siyasi ve askeri bağlamda da ilerleme kaydetmiştir. Özellikle bu durum, Girit Savaşı’nın devam ettiği bir dönemde Hollandalı tüccarların gemilerinin kiralanması sırasında daha net ve açıkça kendisini göstermiştir. Bu hususlar İzmir ve İstanbul gibi önemli Osmanlı merkezlerinde görev yapan Ceneviz Konsoloslarının mektuplarına da yansımıştır. Nitekim, XVII. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da görev yapan Durazzo, Sinibaldo Fieschi, Agostino Spinola, Pompeo Giustiniani ile İzmir’de görev yapan Giovanni Luigi Gentile, Ottavio Doria, Garibaldo, Luigi Cartabono bunlardan bazılarıdır. Mezkur konsolosların ve elçilerin verdikleri bilgilere göre Girit Savaşı sırasında özellikle Hollandalı tüccarlar İstanbul ve İzmir limanlarını son derece aktif olarak kullanmaktadırlar. Nitekim, Gabatto, Bartogliati, Giorgio Bloma ve Isaach de Bois adlı Hollandalı tüccarların faaliyetleri bunu teyit etmektedir. Bu ticaret içerisinde özellikle Osmanlı limanlarına getirdikleri kalp sikkeler ve paralar ile kumaşlar son derece önemlidir. Ticarî faaliyetleri sırasında zaman zaman Garp Ocakları korsanlarından dolayı tehlikeler de yaşamaktadırlar. Bu nedenle Osmanlı limanlarına konvoylar halinde gelmeyi tercih etmektedirler. Ayrıca şu da belirtilmeli ki Girit’in zabtı için Osmanlı ile Venedik arasında meydana gelen savaşlar Hollanda’nın İzmir’de odaklanan ticaretini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu gibi hususların sayısını arttırabilecek olsak da resmin bütününü aydınlatan bazı örnekler üzerinden bir değerlendirme yapılacaktır. Çalışmamızın temel kaynağını Cenova Devlet Arşivi’ne ait konsolos mektupları ve raporları ile İngiliz Milli Arşivi’ndeki State Papers kolleksiyonunda bulunan defterler teşkil edecektir.Öğe Makedonya Vilayetlerinden 1900-1908 Arası Amerika’ya Yapılan Göçler(Ege Üniversitesi, 2020) Özbozdağlı, ÖzerMakedonya 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra Ayastefanos Antlaşması’nın yerine imzalanan 13 Temmuz 1878 tarihli Berlin Antlaşması’yla reformlar yapılması koşuluyla Osmanlı devletine bırakıldı. Makedonya, Balkan ve Avrupalı devletlerin müdahaleleriyle kronikleşen bir sorun olarak Osmanlı Devleti’nin gündemine oturdu. 20. yüzyılın başında Makedonya’daki koşulların incelenmesinde göz ardı edilmemesi gereken unsurlardan biri de göçtür. Makedonya’da insanların sebebiyle Bulgaristan, Sırbistan, Romanya ve Avusturya gibi ülkelere göç etmesi olağan bir durumdu. Asıl önemlisi İlinden Ayaklanması sonrası genç nüfusun Amerika’ya göç etmesiydi. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle 20. yüzyılın başında başlayan göçler İlinden Ayaklanması sonrası artan bir grafik seyretti. 1900-1908 yılları arasında Makedonya vilayetlerinden (Selanik, Manastır, Kosova) Amerika’ya 75.000 kişinin göç ettiği tahmin edilmektedir. Göçlerin Makedonya için ekonomik, sosyal ve siyasi birtakım sonuçları olmuştur. Bu çalışmada Makedonya vilayetlerinden Amerika’ya göçler ve sonuçları üzerinde durulacaktır.Öğe Antik Çağ Kas İskelet Sistemi Hastalıklarında Kaynak Sularının Kullanımı ve Günümüz Balneoterapi Uygulamalarına Yansıyan İzleri(Ege Üniversitesi, 2020) Mutlu, Gülseren; Türkmen, Mehmet B.Tarih boyunca insanlar kaynak sularından dini arınma, dinlenme, temizlik ve tedavi gibi çeşitli şekillerde yararlanmışlardır. Kaynak suları ile tedavi eski bir sanat olup, muhtemelen en eski tıbbi işlemlerden biridir. Antikçağ’da güce dayalı yaşam mücadelesi ve ağır şartlar sebebi ile kas iskelet sisteminin aşırı kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan hastalıklar oldukça sık görülmektedir. Günümüzde de teknolojinin gelişmesi, hareketsiz ve sedanter yaşam, beraberinde kas iskelet rahatsızlıklarını ön plana çıkarmıştır. Bu bağlamda hem antikçağ hem de modern çağda kas iskelet hastalıklarının tedavisi önem kazanmakta ve kaynak suları ile tedavi şaşırtıcı derecede benzer yöntemler içermekte olup, günümüzde hala önemini korumaktadır. Materyal olarak; 1995-2019 yılları Arkeometri Sonuçları taranarak, iskeletlerde görülen patolojik rahatsızlıkların büyük çoğunluğunun kas iskelet sistemi hastalıkları olduğu tespit edilmiştir. Antikçağ tıbbında Celsus başta olmak üzere, Hippokrates, Plinius The Elder, Soranus, Suetonius, Vitruvius, Strabon, Herodotos ve Homeros gibi antik yazarların aktardığı bilgiler, arkeolojik veriler ve modern tıp literatürü kullanılmıştır. Bu makalede ana amaç; Antikçağ’da kas iskelet sistemi hastalıklarının tedavisinde kaynak sularının kullanımı ve tedavi yaklaşımlarının günümüz modern tıp uygulamaları ile benzerliklerini saptamaya çalışmaktır. Günümüzde yaşam kalitesini daha da arttırmak için uygulanan yeniliklerin birçoğunun kökeninin tarih öncesi dönemlere kadar dayandığı düşüncesi, çalışmanın önemine dair kayda değer bir ayrıntıdır.Öğe Antalya Limanı’nın 19. Yüzyıl Sonu ve 20. Yüzyıl Başında Anadolu Liman Trafiği ve Deniz Ticaretindeki Yeri(Ege Üniversitesi, 2020) Malhut, Mustafa; Kısa, AhmetBizans İmparatorluğu, Selçuklu Devleti ile Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik döneminde Anadolu’nun dünyaya açılan kapılarından biri olan Antalya, tüccarların ve ticaret gemilerinin uğrak noktalarından biriydi. 16. yüzyıldan itibaren Antalya’nın önemi giderek azalırken deniz ve kara ulaşım olanaklarının artmasıyla birlikte Anadolu ve Doğu Akdeniz kıyılarında çeşitli ticaret merkezleri ve limanlar yükseldi. Antalya’nın 19. yüzyılda ticaret kapasitesi ve olanakları gelişim göstermesine rağmen eski canlı günlerini tekrar yakalayamadı. Antalya’da tarım tam anlamıyla ticarileşemediği gibi ithalat ağırlıklı Osmanlı dış ticareti içinde Antalya’nın Anadolu’nun iç kesimleriyle bağlantı sağlayacak ulaşım olanakları da modern bir karakter kazanamadı. Ticaretin ön plana çıktığı liman kentlerinin aksine limana ulaşan demiryolu ve karayolu bağlantılarının noksanlığı ve geniş çiftliklerde kapitalist tarıma geçilememesi Antalya’nın karşısında duran zorluklar arasındaki yerlerini aldı. Bu nedenlerden ötürü Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde diğer Anadolu limanları ve ticaret merkezleri ile karşılaştırıldığında Antalya’nın konumu önemsiz ve sönük durumda kaldı. Bu çalışmada Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında Antalya’nın ve Antalya Limanı’nın Anadolu ticareti içerisindeki yeri ve rolü açıklanmaya çalışılacaktır. Çeşitli istatistikler, salnameler, raporlar ile araştırma ve inceleme eserlerinde bulunan verilerden hareketle genel olarak Osmanlı ticaretinin durumu, bu ticari yaşam içerisinde Anadolu liman kentlerinin konumu ve Antalya’nın bu ticaret içerisindeki payı incelenecektir. Böylece elde edilen veriler, Antalya Limanı’nın ilerleyen zaman içinde Osmanlı ticareti ve ekonomik yapısı içindeki durumunu rakamlarla ve nedenleriyle açıklamaya yardımcı olacaktır.Öğe Demokrat Parti’nin İlk Kadın Milletvekili: Hatice Nazlı Tlabar (1913-1971)(Ege Üniversitesi, 2021) Çolak, FilizBugün ismini pek az hatırladığımız ya da hiç duymadığımız Nazlı Tlabar ya da kendi soyadı ve ilk adı ile birlikte Hatice Nazlı Moran, üç dönem (9, 10, 11) İstanbul milletvekili olarak 1950’ler Türkiye’sinin önde gelen kadın siyasi figürlerinden birisi olmuştur. Anne tarafından Osmanlı Devleti’nin son sadrazamı Ahmet Tevfik Paşa’nın, baba tarafından da Dâhiliye Vekili Memduh Paşa’nın torunu olarak "mühim" bir aileden gelen Tlabar'ın siyasi etkisi ve tanınırlığı 1950'lerde ailesini aşmıştır. Almanya’da Felsefe eğitimi sonrasında serbest gazetecilik yapan Nazlı Tlabar’ın siyasi hayatı DP’nin kuruluşu ile başlamıştır. 1946-1950 arasında DP teşkilatında çeşitli görevlerde bulunmuştur. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde İstanbul milletvekili olarak TBMM’ye girmiştir. Birkaç dil bilmesi, parlamento hayatında, birçok uluslararası toplantıda Türkiye’yi başarıyla temsil etmesini sağlayarak hem uluslararası camiada hem de yurtiçinde tanınırlığının ve etkisinin arttırmasını sağlamıştır. Parlamentoda kadın hakları çalışmalarında en önde yer alan Nazlı Tlabar, 1954-1960 arasında milletvekilliği ile birlikte Türk Kadınlar Birliği Başkanlığını da yapmıştır. Nazlı Tlabar, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ertesinde diğer bütün DP’liler gibi tutuklanarak Yassıada’da yargılanmıştır. Mahkûmiyet sonrasında siyasete devam etmemiş, kısa bir süre sonra da hastalanarak 1971’de vefat etmiştir. Bu çalışmanın amacı, 1950’li yılların Türk siyasetinde etkin bir kadın figür olarak görülen H. Nazlı Tlabar’ın hayatını, siyaset öncesi ve sonrası çalışmalarını ve bunların etkilerini ortaya çıkararak unutulmuş bir kadın siyasetçiyi hatırlamak ve hatırlatmaktır. Çalışmanın kaynakçasını basın taraması, Demokrat Parti dönemi temel kaynak eserleri, Başkanlık Cumhuriyet Arşivi ve en önemlisi oğlu Ömer Tlabar ile yapılan görüşmeler oluşturmaktadır.Öğe Etiyopya'nın Somali'den Sınır Tanıma Arayışı: Kısa Bir Tarihsel Analiz(Ege Üniversitesi, 2020) Yimer, Nigusu Adem; Subaşı, TurgutEtiyopya'nın Somali Cumhuriyeti'ne yönelik sınır tanıma arayışı, Afrika politikasında bitmeyen diplomatik baskılardan biri olmaya devam etti. Etiyopya'nın sınır tanıma arayışı, Somali Cumhuriyeti'nin kendi kaderini tayin etme sorunu yüzünden tekrar tekrar yutuldu. Etiyopya ve Somali arasındaki sömürge anlaşmaları konusundaki farklı duruş, ordunun Somali'nin dış politika yönündeki aktif rolü; Ogaden adı verilen tartışmalı sınır bölgesinde doğal gaz ve petrolün bulunması, Etiyopya'nın sınır tanıma arayışını hayal kırıklığına uğrattı. Bu makale, Etiyopya'nın Somali Cumhuriyeti karşısında merakla beklenen sınır tanıma görevinin hayal kırıklığıyla ilgili yeni bir içgörü çizmeyi amaçladı. Özellikle bu makale Etiyopya ve Somali arasındaki farklı duruşlar gibi sömürge anlaşması, hegomonik hesaplama ve kendi kaderini tayin hakkı ile sınır tanıma meselesi üzerinde özellikle dikkat eden konuları tartışmaya çalışmıştır. Analiz sürecinde Etiyopya Ulusal Arşiv ve Kütüphane Ajansı'ndan (EUAKA) kullanılmamış arşiv belgeleri ve ikincil edebiyat eserleri kullanılmıştır.Öğe Osmanlı’da Düello: Sınırı İhlâl Etmeye Kalkışanlar(Ege Üniversitesi, 2020) Pınar, Hayrettin; Pınar, Aynur AsgarovaOsmanlı İmparatorluğu’nun, 19.yüzyıldaki hikâyesinin Avrupa’nın eşliğinde kayda geçirildiği söylenebilir. 18.yüzyılın sonunda ordunun modernleşmesi ile perdeleri açılan Osmanlı reform macerası, zamanla hayatın hemen her tarafına doğru genişlemek zorunda kalmıştır. Reform ya da Avrupa ile aradaki mesafeyi kapatma çabası, doğal olarak maddi alanda yapılan yeniliklerin yanı sıra gündelik yaşamı tarif eden değerler dünyasını da Avrupa terminolojisinin etkilerine açık hale getirmiştir. Yeni bir tanıma kavuşan onur anlayışı, Avrupa kültürünün soyut konuları da kapsayacak biçimde Osmanlı birikimini dönüştürdüğünü gösteren ilginç başlıklardan biridir. Avrupa’dan ithal edilen kırılgan onur anlayışı, incinen gururun veya onurun tamiri için hukuk dışı bir metot olarak yine Avrupa’ya ait bir cezalandırma biçimi olan düelloyu da imparatorluk coğrafyasına tanıtmıştır. Yeni bir içerik ve anlam çözümlemesine tabi tutulan onur anlayışının bir sonucu olarak Osmanlı sınırları içinde yaşayanlar tarafından da düello sık olmasa da hatırlanan bir uygulama olmuştur. Aynı şekilde kendi hukukunu coğrafyasında yaşayanlara kabul ettirme iddiasında olan Osmanlı yöneticileri de düello girişimlerine karşı en baştan itibaren yasaklayıcı ve engelleyici davranmaya özen göstermiştir.Öğe Rus Basını’nda (Niva Dergisi) İkinci Meşrutiyet Süreci İle İlgili Değerlendirmeler(Ege Üniversitesi, 2020) Çelik, AhmetOsmanlı Devleti’nin siyasi ve sosyal yapısı için bir dönüm noktası olan İkinci Meşrutiyet’in ilanı, dönemin iç ve dış konjonktürünü etkileyen önemli bir gelişmedir. Osmanlı iç politikasında kargaşaları beraberinde getiren süreç, dış politikada da büyük güçlerin Osmanlı Devleti ile ilgili politikalarında revizyona gitmelerine sebep olmuştur. Rusya, hem Boğazlar ve Balkanlarla ilgili politikaları, hem de Almanya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki etkisi sebebiyle, İkinci Meşrutiyet’in ilanı süreci ile yakından ilgilenmiştir. Bu süreçte yayın yapan Rus basın organı Niva Dergisi de Meşrutiyet süreci ile haberlere yer vererek, yorum ve değerlendirmelerde bulunmuştur. Rusya’nın politikasını göstermesi açısından, Niva Dergisi’nin yorumları dikkate değerdir. Çalışmamızda; haftalık olarak yayın yapan Niva Dergisi’nin, İkinci Meşrutiyet süreci ile ilgili yaptığı haber ve değerlendirmeler incelenerek, bu değerlendirmelerin amacı ve mahiyeti, süreçle alakalı yazılı literatürle de mukayesesi yapılarak, tespit edilmeye çalışılmıştır.Öğe Birinci Dünya Savaşı Döneminde Rus Ermeni Basınında Savaş Propagandası(Ege Üniversitesi, 2020) Doğan, ŞahinI. Dünya Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı Devleti’nin savaşa dâhil olmasıyla özellikle Taşnaksutyun Komitesi olmak üzere Ermeni siyasi çevrelerinde, savaş sonuçlandığında yıkılacağına kesin gözüyle bakılan Osmanlı Devleti topraklarında Ermenistan’ın kurulması fikri artık tamamen yerleşmişti. Bu amaçla özellikle Taşnakların girişimiyle Rus ordusu bünyesinde Ermeni Gönüllü Birlikleri oluşturuldu ve yapılan propaganda ile Dünya’nın dört bir etrafından gelen Ermeniler bu gönüllü birliklere katılarak Osmanlı Devleti’ne karşı İtilaf Devletlerinin yanında savaştılar ve Anadolu’da savaş suçu olan birçok askeri faaliyette bulundular. Bu süreç içerisinde Ermeni siyasi çevrelerince birçok yolla İtilaf Devletlerini destekleyen savaş propagandası yapıldı. I. Dünya Savaşı günlerinde yapılan bu propaganda oldukça etkili olduğu gibi günümüze kadar süregelen Ermeni meselesinin ortaya çıkmasında da büyük bir rol oynadı. Ermeni siyasi çevrelerince yapılan bu propagandanın en önemli ayaklarından biri Rus Ermeni basınıydı ve özellikle Taşnaklara yakın Rus Ermeni basınında yapılan propaganda ile açık bir şekilde Osmanlı Devleti hedef alınmıştı. İşte bu makale ile I. Dünya Savaşı yıllarında yayımlanan ve Taşnaksutyun Komitesine yakın Rus Ermeni basınında önemli bir yere sahip Armyanskiy Vestnik ve Armyane i Voyna dergilerleri ışığında I. Dünya Savaşı sırasında Rus Ermeni basınında yapılan savaş propagandası ele alınmış ve değerlendirilmiştir.Öğe Batı Kamuoyunda Türkler ve Müslümanlık Algısının Oluşmasında Amerikan Misyonerlerinin Etkisine Bir Örnek: Edwin Munsell Bliss(Ege Üniversitesi, 2020) Yılmaz, Elçin; Özkan, KenanErmeni sorununun başlangıcı 1915 olaylarından çok öncelere, 18. yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. Özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren büyük devletlerin kendi siyasi çıkarları açısından desteklediği misyonerlik faaliyetleri, Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki Türk- Ermeni ilişkilerinin gerginleşmesine neden olan baş faktör oldu. Büyük güçler dediğimiz devletler arasında misyonerlik faaliyetlerinde en ön plana çıkan ülke şüphesiz Amerika idi. Avrupa’da Katoliklerin işlediği kıyımlardan kurtulmak için Amerika’ya kaçan Protestanlar, 18. yüzyılın sonuna doğru Boston’da “American Board” olarak bilinen misyonerlik kurumunu faaliyete geçirdiler. Kurumun başlıca amacı, Protestanlığı ve İncil’i bütün dünyada tanıtmak ve yaygın hale getirmekti. “American Board” örgütüne bağlı bütün Amerikan okullarında hem fen hem de din eğitimi gören genç misyonerler büyük ideallerle dünyanın dört bir yanında çalışmaya başladılar. Amerikalı Protestan misyonerler bir yandan eğitim ve sağlık işlerine el atıp Hıristiyanlar arasında kabul ve saygı görmeye çalışırken bir yandan da sözde yaşadıklarını günlükler tutarak kaleme almışlar, Ermenilerin Türkler tarafından katledildiği propagandasını yapmışlar, yazdıkları yazılar ve diğer ülkelere gönderdikleri raporlar ile Ermeni sorununun fikirsel ve ideolojik boyutunu oluşturmuşlardır. Bu misyonerler, yazılarında “mazlum Ermeni” ve “korkunç Türk” temasını işlemiş, yaşanan olayları farklı bir kurgu ile genelde Müslümanlık ve özelde Türkler aleyhinde dile getirmiştir. Osmanlı ve Müslüman imajının dünya kamuoyunda algılanış biçimini nesnelliğini tartışılır biçimde etkilemişlerdir. Bu misyonerlerden biri Edwin Munsell Bliss’tir. Bliss, yazılarında “ezilen Ermeni” ve “korkunç Türk” temasını dile getirmiş ve genelde İslam dinine ve özelde de Türklere karşı yönelttiği belgesiz ve asılsız yıkıcı eleştirilerle Batı kamuoyundaki Osmanlı imajını son derece olumsuz bir biçimde etkilemiştir. Bu çalışmada Edwin Munsell Bliss örneği üzerinden, misyonerlerin Batı kamuoyu ile paylaşmak üzere kaleme aldığı yazıların etkisi incelenecektir.Öğe Plague of 1900 and the Economic Effect on the Overseas Commerce of Izmir(Ege Üniversitesi, 2020) Zeytinli, EmineDomestic economic activities and international commerce of Izmir were severely impaired by the strict quarantine of 1900 adopted against the presence of plague. However, the plague cases were very few, strict quarantine measures imposed. The epidemic and then quarantine left a major impact on the economy of Izmir and conflicts arose between the health commission, local and foreign merchants. All business-related activities such as labour movements, shipping services, foreign trading operations and business meetings suffered. Archival documents report that unemployment soared and scarcity of food started to become a major problem and meetings were organised to protest the situation. This paper aims to analyse the economic effects of the epidemic of 1900 by focusing on the decline in commercial operations and economy. Ottoman archival documents, Ottoman Yearbooks (salname) of Izmir as well as British consular reports are used for that purpose.Öğe 20. Yüzyılda Türkistan’dan Çukurova’ya Göç Hareketleri ve Adana’daki Türkistanlıların Faaliyetleri(Ege Üniversitesi, 2020) Koçar, Yarkın20. yüzyılın başlarında, özellikle Birinci Dünya Savaşı ve Rus Devrimi’nden sonra Orta Asya coğrafyasında başlayan göçler ile Türkistanlılar Anadolu’ya çeşitli sebeplerle hicret etmişlerdir. Bu çalışmada Çukurova bölgesine yerleşen Türkistanlıların oluşturduğu göç dalgaları ayrıntılı olarak incelenmektedir. En yoğun göç dalgası 1950’li yıllarda gelen Türkistanlı göçmenler oluşturmaktadır. O dönemde sayıları oldukça artan Türkistan nüfusu cemiyetler kurarak faaliyetlerini bir merkezde toplamaya muvaffak olmuştur. Bu göçmenler tarafından Türkistanlılar Mücahitler Yardımlaşma Derneği ve Türkistanlılar Yardımlaşma Derneği kurulmuştur. Derneğin kuruluşu Türkiye’de ve dış ülkelerde yaşamakta olan Türkistanlıları yakından ilgilendirmiştir. Çalışmada, yer alan önemli olaylardan birisi Soğuk Savaş döneminde Millî Türkistan Birlik Komitesi Başkanı Veli Kayyum Han’ın ve Teşkilat ve Haberleşme Bölüm Başkanı Baymirza Hayit’in Adana ziyaretidir. Cemiyet faaliyetlerine katılan Kayyum Han ve Hayit hemşehrilerinin birliğini yerinde gözlemlemiştir. Türkistanlıların davalarına sahip çıkması, birlik ve beraberlik içerisinde dayanışması Sovyet yetkililerini endişelendirmiştir. Bu kapsamda derneğin önemi ve kuruluşundan günümüze kadar yapılan dernek faaliyetleri hakkında bilgilere yer verilmektedir. Bunun yanı sıra, Türkistanlıların katkılarıyla çıkarılan süreli yayınlar incelenmektedir.Öğe Bir Sadrazam Konağının Değişim ve Dönüşümü: Mercan’da Âlî Paşa Konağı(Ege Üniversitesi, 2020) Sunay, SerapTanzimat Dönemi’nde Osmanlı Devleti’nde yaşanan siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel sahalardaki değişim ve dönüşüm, kentlerin yapısı üzerinde de etkili oldu. Kent çevresinde yeni konut sahalarının açılması ve kent mekânlarının bilhassa yangından gelen zararları asgariye indirecek yeni inşaat teknikleriyle inşası sayesinde kayda değer bir değişim yaşandı. Tanzimat’ın önde gelen devlet adamlarının konaklarının inşa malzemeleri, teknikleri ve işlevi de bu değişimden nasibini aldı. Batı tarzı ve kârgir görünüme sahip yeni nesil konaklar, aynı zamanda üst düzey devlet adamlarının resmikabul ve toplantılarını da yaptıkları bir idari merkez halini aldı. Zamanla iktidardan düşmeleri veya vefatları sebebiyle bazı paşa konakları devletleştirilerek, çeşitli maksat ve sahalarda kullanılmaya başlandı. Bahsi geçen duruma en güzel örneklerden birisi de Osmanlı Devlet mekanizmasında üst düzey görevlerde bulunan ve döneme damgasını vuran Âlî Paşa’nın (1814-1871) Mercan’daki konağıdır. Bu çalışmada, Âlî Paşa konağına devletçe el konulması, varislerinin geri alma mücadeleleri ile konağın inşasından günümüze değin geçirdiği biçimsel ve işlevsel dönüşüm, arşiv belgeleri ve mevcut kaynaklar ışığında incelendi.Öğe Herodotos’ta Küçük Asya Pers Kraliyet Yolu: Diğer Antik Yazarlarınki İle Karşılaştırılarak İncelenmesi ve Açıklanması(Ege Üniversitesi, 2020) Demir, MuzafferHititlerin başkenti ?attuša’dan Batı Anadolu’da Millawanda (Miletos?) ve Apaša (Ephesos?) kentlerine kadar uzanan ve MÖ XIII. yy.’a tarihlendirilen bir yol sisteminin varlığı özellikle II. Muršili dönemine ait çivi yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Bu yol ağı Perslerin MÖ 547 yılında Lydialıların başkenti Sardeis’i ele geçirmeleri ve burasını Batı Anadolu’da satraplık merkezi yapmalarıyla çok daha önemli hale gelmiştir. Pers kralı Büyük Kyros (MÖ 560-530) ve I. Dareios (MÖ 522-486) dönemleri itibariyle başlangıç noktası Sardeis olmak üzere doğuda başkent Persepolis’e kadar uzanan bu yol ağının siyasi, yönetimsel ve ticari maksatlarla iyileştirildiği ve bu sebeple de “Pers Kraliyet Yolu” olarak adlandırıldığı bilinmektedir. Konuyla bağlantılı Pers kaynakları yetersiz kaldığından, bu yol sistemiyle ilgili verilerin çoğu genelde Hellen ve kısmen Romalı yazarlardan elde edilmekte ve yorumlanmaktadır. Bu çalışmada temel olarak Herodotos, Ksenophon, Cicero ve Strabon’un eserlerinde ve de Historia Augusta’daki Hadrianus’un biyografisinde geçen ilgili metinler karşılaştırılarak Pers Kraliyet Yolu güzergâhları hakkında değerlendirmeler yapılacak ve üzerinde aktarmalı posta sistemi işleyen Kraliyet Yolu’nun ana güzergâhıyla ilgili önerilerde bulunulacaktır.Öğe Erken Cumhuriyet Döneminde İz Bırakan Bir Yardım Şirketi: Malûl Gaziler Pazarı Türk Anonim Şirketi(Ege Üniversitesi, 2020) Şahin, Feyza KurnazBu çalışmanın amacı, malûller yararına faaliyet gösteren Malûlîn-i Guzâta Muavenet Heyeti’ne gelir elde etmek için tamamen yardım amaçlı kurulan Malûl Gaziler Pazarı Türk Anonim Şirketinin kuruluş ve faaliyetlerini irdelemek olarak tanımlanır. I. Dünya Savaşı sırasında malûl ve mecruh Osmanlı askerlerinin ihtiyaçlarını karşılamak, refahlarını sağlamak amacıyla 20 Mayıs 1917’de kurulmuş olan Malûlîn-i Guzâta Muâvenet Heyeti kurulduğu dönemde gelirlerini artırmak amacıyla Malûl Gaziler Pazarı adıyla bir mağaza oluşturmuştur. Bu pazar Cumhuriyetin ilanının ardından 23 Kasım 1924 yılında Malûl Gaziler Pazarı Türk Anonim Şirketi adıyla bir şirkete dönüştürülmüştür. Şirketin amacı, malûl gazilere yardım etmek amacıyla faaliyet gösteren Malûlîn-i Guzâta Muavenet Heyeti adına fabrika kurmak ve imalathane açmak suretiyle kundura ve elbise imal etmektir. Bunun yanında çeşitli tuhafiye, manifatura, kumaş ve saire ile ilgili eşyalar üzerine ticaret yapmak da şirketin amaçları arasındadır. Malûlîn-i Guzâta Muavenet Heyeti’nin başkanı Birinci Ferik Zeki Paşa aynı zamanda şirketin de başkanı olmuştur. Şirket malûller yararına faaliyet göstermiş, bu meyanda savaş sırasında askerlik hizmetini ifa ederken malûl kalmış askerlere ihtiyaç derecelerine ve malûliyetlerine göre yardımcı olmuş, askerlere suni uzuv temini için gelirlerini artırmaya çalışmıştır. Keza şirket, müesseselerinde malûlleri çalıştırarak onları üretici hale getirmek için çaba harcamıştır. Araştırmanın temel kaynaklarını Genelkurmay Başkanlığı ATASE Arşivi, Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi ve Cumhuriyet Arşivi belgeleri oluşturmuştur.Öğe Biyografi ile Tarihin Kıyısında: Plutarkhos’un Vita Caesarum’u(Ege Üniversitesi, 2020) Yakut, AyşeBu çalışma, Plutarkhos’un Roma imparatorlarının biyografilerinden oluşan yaşam dizisini (Vita Caesarum) incelemektedir. Plutarkhos Vita Caesarum’unda, Augustus’tan Vitellius’a dek sekiz imparatorun biyografisini kaleme almış ve tarihsel olarak M.Ö. 31 ile M.S. 69 yılları arasını işlemiştir. Ne yazık ki, bu dizide anlatılan 100 yıllık tarihin yaklaşık 9 aylık kesimi bilinebilmektedir; çünkü, bu kayıp yaşam dizisinden yalnızca Galba ve Otho’nun yaşamları günümüze ulaşmıştır. Galba ve Otho’nun hikâyelerinden anlaşıldığına göre, Plu-tarkhos imparatorların özel yaşamlarıyla ve fiziksel özellikleriyle ilgilenmemiş; onların yönetime gelişleri, yönetimi nasıl sürdürdükleri ve yönetimden nasıl indiklerine yoğunlaş-mıştır. Hikâyeleri kaleme alınan kişiler, devlet yönetimine mensup kişiler oldukları için anlatıların, dönemin siyasi ve askerî tarihiyle ilişki içinde olması da kaçınılmaz olmuştur. Bu iki eser, Galba ve Otho, incelendiğinde Plutarkhos’un 68/9 yılını tüm gerçekliğiyle yansıtmasının yanı sıra; Suetonius’un anlatımından ve Tacitus’un tarihî yaklaşımından farklı bir yaklaşım sergilediği, özellikle Galba’da olayların seyrini değiştiren askerî kişilik-lere ilişkin anlatıları fazla detaylandırdığı, 68/9 yılına ilişkin yaptığı genel değerlendirmede yönetenin ve yönetilenin felsefi eğitime olan ihtiyacını vurguladığı görülmektedir. Plutark-hos’un yaklaşımı, gününün tarihini aynı zamanda Hellen kültürel kimliği çerçevesinde ele aldığını ve Vita Caesarum’u ahlaki bir tarihe de dönüştürdüğünü göstermektedir.Öğe Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Anadolu ve Kafkasya’da Ermeni Silahlı Örgütlerinin Faaliyetleri(Ege Üniversitesi, 2020) Dadaşova, RamileRussia took the advantage of the contribution of the Armenian armed organizations in order to possess Istanbul, straits around it, Eastern Anatolia, to weaken Turkey, to be strengthen in the Southern Caucasus, organized the rebellion of the Armenians living in Turkey against the government. Russian ruling circles put forward the Armenian matter in order to take advantage of them. Armenians involved in the war to create their own government by obtaining the territory including Van, Bitlis, Tigranakert, Erzurum, Kharberd and Sebastya, as well as Cilicia from Turkey, to solve their Armenian problem. But in fact, Russia, France and England tried to blow to Turkey pretending to try for building an independent Armenian government. The grade of contribution of Armenian military units in the First World War can be characterized as following: 1. Creating the Armenian volunteer units. 2. Establishing the regular battalions and infantry regiments and forming the national corpuses. The organizations of Hnchak and Dashnaksutyun actively participated in creating the Armenian volunteer units. Dashnaks mobilized 40 000 people to destroy the Turkish people. They established tens of khumbas. The Armenian volunteer units were commanded by Andranic Ozanyan, Dro, Amazasp, Keri, Checho, Vardan. Armenian volunteer units which were supposed to move in 4 directions, should act in the directions where the Armenian people were densely populated. These 4 Armenian volunteer units fight against Turks in all important combat operations from Sarigamish to Erzurum. The same time Russian army and Armenians triggered the rebellion of the local population against the Turkish government. 50000 of Armenians were fighting in French, England and USA armies. The Eastern legion of Armenians was established in French army on November 1916. On November 15, 1918, the Eastern Legion was named Armenian legion. The number of the Armenians in the legion riched to 4000. In the beginning of 1916, there was an announcement about subordination of the military detachments to army and establishment of infantry regiments based on that. Establishment of the separate Armenian corpus started at the end of December 1917. In 1917, 8 Armenian shooter regiments were established. From the mentioned 8 regiments two Armenian shooter divisions, the special Armenian division of Andranic, 3 infantry brigades of western Armenians in the Southern Caucasus region, some guerrilla troops in Erevan, Igdir guerrilla infantry and rider regiments, Zeytun regiment in Tbilisi were established.Öğe Basına İspat Hakkı Tanınması Meselesi ve Muhalif Duruş(Ege Üniversitesi, 2020) Çetinkaya, Selma GöktürkDP’nin iktidara gelinceye değin üzerinde özellikle durduğu ve CHP’yi eleştirdiği basın hürriyeti meselesi, 1950 seçimlerinin ardından gazetelerin muhalif tutumu nedeniyle Demokrat kanadı rahatsız etmeye başlamıştır. Bu rahatsızlık, kazanılan mevkiin iyice sağlamlaştığı 1954 seçimlerinin sonrasında, gazetecilerle mücadelelerin başladığı bir ortamı yaratmıştır. İktidar partisinin yönetici kadrosuyla muhalif basının mücadelesi, siyasi erkin sınırlayıcı hareketiyle yoğunluk kazanmıştır. Gazetecilere haberlerinin doğruluğunu ispat etme hakkının tanınmaması, basın hürriyetini zedeleyen tavır olarak eleştirileri beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda parti dışındaki tenkitsel seslere Demokratlardan da tepkiler yükselmeye başlamıştır ki DP, yükselen tepkilerle kendi içinden bir partinin doğması haliyle karşı karşıya gelmiştir. Türk siyasalında DP’nin 1955 itibariyle kan tazeleyememeye başlaması realitesinin sebepleri tartışılırken ispat hakkı meselesi başlarda gelmelidir. Öyle ki dördüncü güç olarak değerlendirilen basının hürriyetten yoksun kalması yahut susturulmaya çalışılması halinde iktidarın da güçten düşecek olması bağıntısına verilebilecek en iyi örnek ispat hakkı meselesidir. Gazetecilerin ispattan yoksun bırakılması, parti içi çözülmeyi ve birleşerek büyüyen muhalefeti doğurmuştur.Öğe Filistin’deki İşgale Meşruiyet Üreten Bir Yöntem Olarak İsrail Arkeolojisi(Ege Üniversitesi, 2020) Kurt, MenderesBu çalışma İsrail’deki arkeoloji çalışmalarını siyasete bulaşmış bir olgu, işgali meşrulaştıran bir yöntem olarak ele almakta ve arkeoloji çalışmalarının Filistin topraklarında Yahudi varlığını daha fazla görünür kılarak normalleştirdiğini, Filistin varlığını ise daha arka plana iterek hükümsüz hale koymaya çalıştığını iddia etmektedir. İsrail, Filistin’de yaptığı arkeolojik kazıların çıktıları hem kitabi olarak “vaat edilmiş topraklar” argümanını hem de toprakla olan bağını ve hak iddialarını güçlendirmek için kullanmaktadır. Böylelikle arkeolojik kazılarda elde edilen maddi “kanıtlar” çerçevesinde bu toprakların sadece Yahudilere ait olduğu tezine destek üretilmektedir. Özellikle İsrail, son dönemde Kudüs ve Batı Şeria üzerindeki hak iddialarını meşrulaştırmak için çeşitli arkeolojik maddi “kanıtları” müzeler, akademik yayınlar, medya üzerinden ve diplomatik bir araç olarak kullanmaktadır. Bu çerçevede çalışma, İsrail’deki arkeolojik çalışmaları, bu çalışmaların ulus inşasıyla olan ilişkisini, müze, medya ve akademik çalışmalarda elde edilen bulguların nasıl yansıtıldığını ve diplomatik bir ikna yöntemi olarak nasıl kullanıldığını göstererek, İsrail’de arkeolojinin işgale meşruiyet üreten bir yöntem olduğu iddiasını kanıtlamayı hedeflemektedir.Öğe Türkleşme Sürecinde Kuzey-Doğu Anadolu’da İlk Sikke Basım Faaliyetleri: Bazı Nadir Saltuklu ve Mengücekli Sikkeleri Üzerine Değerlendirmeler(Ege Üniversitesi, 2019) Mıynat, AliMüslüman-Türk Anadolu’da basılan ilk Türk sikkeleri sorunsalı, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu konuda çalışan nümismat, tarihçi ve araştırmacıların kafasını karıştırmıştır. Aslında konu üzerinde yapılan analitik, eleştirel çalışmalar çok sınırlı olmakla birlikte, birçoğu kataloglama düzeyinde kalmıştır. Ayrıca Ortaçağ çalışan tarihçilerin nümismatik bilimine yeterli özeni göstermemesi, Ortaçağ arkeolojisi disiplininin yeterince gelişmemesi, müze ve saha çalışmalarının da sığ ve sınırlı olması yeni bulgulara ulaşmayı, beraberinde yeni yorumlar getirmeyi zorlaştırmıştır. Bu çalışmada genel olarak kuzey-doğu Anadolu’da sırasıyla Erzurum ve Erzincan merkezli olarak kurulan Saltukoğulları ve Mengücekoğulları beyliklerine ait daha önce yerli ve yapancı sikke kataloglarında ya da akademik çalışmalarda yer verilmeyen bazı bakır sikkelere odaklanacağız. Bunların içinde Saltuklu meliki Ziyâüddîn el-Muzaffer Gâzi’ye (518-526 / 1124-1132) ait nadir iki adet tarihsiz bakır sikke, mevcut bulgular ışığında Anadolu’da Türkler tarafından bastırılan ilk sikkelerden olmaya adaydır. 12. yüzyıl, Türklerin yeni topraklarında kalıcı olmak adına verdikleri şiddetli askerî mücadeleler yanında, sosyo-ekonomik ve idarî yapılarını tesis ederek Anadolu’nun Türkiye olmasını sağladıkları çağdır. Her açıdan değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bu yüzyılda, coğrafyanın çok kültürlü ikliminde etkileşimler de kaçınılmaz olmuştur. Çalışmaya konu edilen sikkeler, bölge ve dönem üzerine çalışan araştırmacılara önemli veriler sunmanın yanında, Türkmen beylerinin yeni yurtlarında bilinenden önce sikke bastırmaya başladıklarını, ayrıca Saltuklu ve Mengücekli meliklerinin çıkarcı bir tavırla bölgede kendilerine miras kalan ya da ellerine geçen malzemeleri nasıl kullandıklarını göstermektedir.












