Please use this identifier to cite or link to this item: http://hdl.handle.net/11454/649
Title: Ratıonalıtätskrıtık In Alfred Döblıns Roman "Berge Meere Und Gıganten"
Authors: Kaya, Nevzat
Ayhan, Canan
Keywords: Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı
Issue Date: 2002
Publisher: Ege Üniversitesi
Abstract: "Alfred Döblinʼ in Dağlar denizler ve devlerʼ (Berge Meere und Giganten“) adlı romanında ʻus eleştirisi'" ni konu edinen çalışmanın giriş bölümünde ʻus eleştirisiʼ (Rationalitätskritik) nin hangi bağlamda ele alındığı yönünde bir inceleme sunulmuştur. Batı toplumunda us (Ratio) tek boyutlu olarak önplana çıkarıldığından (Nietzsche bağlamında) bu adeta batının bir hastalığı olarak algılanmaktadır. Doğaya mahkum olma, doğanın içinde kaybolma ve salt ölümlü bir zerre olma gerçeğinin insan üzerinde yarattığı yoğun korkuları yenmek için önplana çıkartılan eril logos, bilim ve teknolojiyi kullanarak doğayı rasyonel hale getirmeye çalışır; böylece doğanın içindeki gizli yaşam formülünü elde etmeyi hedefleyen ataerkil toplumun zihni ona karşı amansız bir savaş açmıştır. Doğa-ana nın ürkütücü öldürücü yanından kurtulmanın yöntemi yine doğanın üretken, doğurgan yönünü elimine edip kendilerine edinmekten geçer. Bu bağlamda kadın da, doğurgan olması ve doğanın döngüsüne benzer döngüleri içinde barındırması nedeniyle, doğa ile bir tutulur ve ataerkil toplumda tanrısal bir özellik olarak büyük önem verilen usun yanında doğa ve kadın irrasyonel olmaları açısından değersiz olarak konumlandırılırlar. Ama tanrı koltuğuna oturma çabası, eril toplumu doğadan ve doğallıktan uzaklaştımaktadır ve varlığını daima sürdürecek olan doğanın karşısında yine kendini kendi üretimleri (makineler, silahlar gibi) ile yok etmekten öteye gitmeyecektir. Birinci bölümde esere bağlı kalarak erilliğin nasıl yittiği ve anaerkil tınıların kendilerini nasıl gösterdiği üzerinde durulmuştur. Kadının bu dönemin edebiyatındaki işleniş biçimi ile de kısaca karşılaştırılarak romanda ortaya çıkan kadın tiplerinin ataerkil toplumdaki konumlarına ve bu kadın tiplerinin mitolojik bağlamda nereye oturturulduğuna değinilmiştir. Öne çıkan kadın tipleri mitsel bağlamda anaerkil kültün ana tanrıçası - genel adıyla ʻMagna Materʼ - in yüzlerini taşıdıkları ve ataerkil toplumu J. J. Bachofenʼ in tezinde öne sürüldüğü gibi tekrar anaerkil bir yapıya doğru yönlendirdiği, yada bu yönelişin romanda nasıl vurgulandığı ve eril yapının nasıl yittiği üzerinde bir çalışma yapılmıştır. Atheneʼyi kendi yapısında simgeselleştirmiş olan batı mentalitesi, beyini ve rasyonel düşünmeyi pöylesine öne çıkartır ki, batı insani, hatta beyaz ırk adeta beyin-yaratıklarına dönmüştür ve doğal olan cinsel verimliliklerini yitirmişlerdir. Daha ziyade batı erkeklerinin maruz kaldıkları bu durum karşısında sıradan kadınlar ise az gelişmiş toplumların renkli erkeklerini kendilerine partner seçerler; çünkü bu az gelişmiş erkeklerin güçleri belaltında yatmaktadır, yani onlar verimliliklerini yitirmemişlerdir. Bunun yanısıra da Atheneʼ yi benimsemiş ve onun ʻerkeksi kadınʼ kalıbına girmiş kadın figürleri de vardır. Bu tür kadınlar ataerkil toplumun gelişmesinde öncü olarak yeralmaktadırlar ve dişil öğelerini (anne-sevgisi vermek gibi) neredeyse tamamen yitirmişlerdir. Bu noktada batının eril kadınları ve batılı erkeklerin sonu bariz ötüşmektedir. Romanda son derece dikkat çekici iki kadın öğe: ʻMelise von Bordeauxʼ ve ʻVenaskaʼ, Magna Materʼin iki zıt görünen ama kendi içinde bir bütün oluşturan yüzleridir. Melise doğa ananın korkutucu, arkaik, ölümcül yüzünün simgesi iken Venaska da aşkı, verimliliği simgeleyen yüzünü yansıtır bize. Mitolojik bağlamda da son derece örtüşen bu iki arketipik ögenin ortaya çıkışı doğanın döngüsünde olduğu biçimde eril toplumdan dişil topluma geçişin döngüsel hareketini gösterir. Eril batı istese de istemese de, ne kadar karşı da koysa, dişil güçlere, doğaya yenilmekten kendini alamayacaktır. İkinci bölümde romanda yansıtılan çağın teknoloji ve bilim bazında nereye gittiği gösterilmektedir. Ataerkil batı doğaya üstün gelmek, onun bağlayıcılığından kendini sıyırmak için hem doğanın kendisine, hem de doğadan kendini - kadın gibi - koparmamış onunla bir tutulan doğu ve kuzey yönlerine karşı sürekli savaş halindedir. Bu bölümde özellikle vurgu bulan yönlerin zıtlığı: doğu batı, güney kuzey, kendini eril toplumun yapısında phallik bir biçimde hep yükseği hedefleyen yönüyle yansıtılır. Bu durum kendisini son derece gelişmiş bir teknoloji ve bilim ile gösterir ki, batı insanı adeta makinelerin bağımlısı olmaktan çıkmışlar onlarla bir bütün oluşturuyormuşlardır. Doğanın korkutuculuğunun onları getirdiği nokta, onları kendi elleriyle yok olmaya doğru sürükler. Nitekim doğuya ve bununla birlikte doğaya karşı açılan savaş batı toplumunun doğa gibi doğurgan, üretken değil, salt yokedici bir yapıya sahip olduğunu gözler önüne serince ʻMardukʼ gibi yöneticiler ve toplumun bazı kesimleri bu yıkım getiren ataerkil kafayı değiştirmeye çalışsalarda, kendileri de bu sistemin parçaları oldukları için bunu başaramazlar. Eserde ön plana çıkan ʻMardukʼ da kendisini mitolojik bir tanrı ile özdeş gösterir ve bu yine ataerkil toplum yapısından anaerkil toplum yapısına geçişi simgeleyen başka bir ögeyi oluşturmaktadır. Üçüncü bölümde romana altmetin oluşturan iki antik tragedya: Aischylosʼ un ʻOresteaʼ ve Euripidesʼ in ʻBakhalarʼı ile romandaki şekil yitimi ve grotesk unsurlar ortaya çıkarılmaya çalışılır. Aischylosʼ un eserinde anaerkil düzenden ataerkil düzene geçiş tarihsel bir çerçeveye oturtuluyor. Euripdesʼ in eseri ele alındığında bu durum sert biçimde tersyüz oluyor: doğa korkunç biçimde öcünü alıyor. Bu bağlamda ortaya çıkan diyonizyak ve apollinik ögelerin tezatlığı batının yaşam felsefesinde kendisini buluyor. Romanda da klassik apollinik ögeleri barındıran batı toplumu, kendilerini aşmak ve alanlarını genişletmek isteği ile Grönlandʼ ı buzullardan kurtarıp yeni bir kara açmaya gidince, kendilerini korkunç grotesk kitonyen (chthonisch) arkaik yaratıklarla karşı karşıya buluyorlar. Bu zamana değin üstü örtülü duran kitonyen doğanın arkaik yüzü tam manasıyla grotesk sürreal bir biçimde ortaya çıkıyor ve tüm bu değişim batı insanında da sonuçta değişikliğe yol açıyor. Statik düzen dinamik bir yokoluşa tabi kalıyor. Apollonʼ un sınırları kalkıyor ve Dionysosʼ un karmaşasına dönüşüyor. Son bölümde artık tüm bu elde edilen verilerin toplanmasıyla, varılan son noktanın doğanın döngüsel yapısından eril batı toplumunun kendini çekip çıkaramayacağı açığa kavuşur. Gidilecek son nokta bile insanı doğanın eline düşmekten kurtaramaz. Ataerkil toplumun düzlemsel gidişi doğanın döngüsel gidişinde eninde sonunda kaybolur ve kendini doğa ile barışık anaerkil toplum yapısına bırakır.
URI: http://hdl.handle.net/11454/649
Appears in Collections:Sosyal Bilimler Enstitüsü Tezleri

Files in This Item:
File Description SizeFormat 
cananayhan2002.pdf694.62 kBAdobe PDFView/Open


Items in DSpace are protected by copyright, with all rights reserved, unless otherwise indicated.

Admin Tools